Dr. Emre Çakır:

İran’daki son protestoları yalnızca önceki hoşnutsuzluk dalgalarının bir tekrarı olarak görmek mümkün değildir. Bugün sokaklarda, sosyal ağlarda ve hatta toplumun anlamlı sessizliklerinde görülenler, üç eşzamanlı krizin kesişiminin ürünüdür: kronik ekonomik aşınma, siyasal güvenin çöküşü ve jeopolitik fırtınaların ortasında kalma hissi. Bu bileşim, yeni protestoları 2022’deki (1401) ayaklanmadan ayırır; yalnızca talepler bakımından değil, kolektif ruh hali ve beklenti ufku açısından da.
2022’de protestolar her şeyden önce onur, yaşam tarzı ve devletin simgesel şiddeti meselesine yönelik ahlaki–kuşaksal bir tepkiydi. “Kadın, yaşam, özgürlük” sloganı, genç kuşağın yaşanmış deneyimlerinden doğmuş, ağır bir değer ve kimlik yükü taşıyordu. Oysa son protestolar, patlayan bir öfkeden ziyade derin bir yorgunluktan, “tıkanmışlık” hissinden besleniyor. Bu kez sokak yalnızca haykırışın değil, aynı zamanda muhasebenin de mekânı: Kalmak karlı mı? Protestonun sonucu var mı? Ve dış dünya, yeni bir umut yaratacak biçimde değişti mi?
Dış dünya; ilhamdan yanılsamaya
Bu atmosferde, protestocuların ve elbette iktidarın uluslararası gelişmelere bakışı her zamankinden daha hassas. Her haber, her açıklama, hatta her söylenti simgesel bir ağırlık kazanabiliyor. Bunun çarpıcı bir örneği, Farsça medya alanında Latin Amerika’daki gelişmeler, özellikle de Venezuela hakkında dolaşıma giren anlatılardır. Bazı iddiaların doğruluğundan ya da yanlışlığından bağımsız olarak, İran kamuoyunun bir kesiminde hakim olan algı, ABD’nin geçmişe kıyasla otoriter hükümetlere karşı daha saldırgan ve daha az ihtiyatlı bir tutum benimsediğidir.
Bu algı doğru da olsa yanlış da olsa önemlidir; çünkü siyaset yalnızca nesnel gerçeklerle değil, kolektif algılarla da şekillenir. Protestocuların bir bölümü için bu anlatılar, “küresel düzen değişiyor” ve belki de baskıcı devletlerin dokunulmazlık dönemi sona eriyor mesajını verir. Buna karşılık iktidar için aynı anlatılar, güvenlikçi bakışı sertleştirmek ve “dış düşman”ı öne çıkarmak için bir gerekçe oluşturabilir.
Trump, Obama ve protesto hafızası
ABD başkanlarının İran’daki protestolara verdikleri tepkilerin karşılaştırılması da bu siyasal hafızanın bir parçasıdır. 2009’da (1388) Barack Obama temkinli konuşmuştu. Açık Amerikan desteğinin “Yeşil Hareket”i hızla “yabancı güdümlü” damgasıyla zayıflatmasından endişe ediyordu. Bu yaklaşım diplomatik bir mantığa sahip olsa da, birçok İranlı protestocunun zihninde “sahada yalnız kalma” olarak kayda geçti.
Buna karşılık Donald Trump daha sert ve doğrudan bir dil kullanıyor. İranlı protestoculara yönelik sözlü desteği toplumun bir kesimi için moral verici, bir kesimi için ise kaygı vericidir. İran’ın tarihsel deneyimi, dış desteğin iki ucu olduğunu göstermiştir: moral verebilir, ama aynı zamanda iktidar için baskının maliyetini daha meşrulaştırabilir. Bugünün 2009’dan farkı şudur: İran toplumu artık dış desteği kurtuluşla eşitleyecek kadar saf değildir; ama onu tamamen etkisiz sayacak kadar da kayıtsız değildir.
Savaşın gölgesi ve siyasetin güvenlikleşmesi
Bu etkenlerin yanı sıra, İran ile İsrail arasındaki doğrudan ve dolaylı çatışmalar da dahil olmak üzere bölgesel askeri gerilimler, protesto atmosferinin şekillenmesinde önemli rol oynuyor. Kısa süreli ya da sınırlı bir savaş bile yaşandığında, psikolojik etkisi uzun vadelidir. Savaş siyasetin dilini değiştirir: öncelikler güvenlikleşir, eleştirel sesler marjinalleşir ve her talep “istikrara tehdit” olarak yorumlanabilir.
Protestocu toplum için bu durum acı bir çelişki yaratır. Bir yandan ekonomik ve siyasal baskı insanları sokağa iter; öte yandan istikrarsızlık, savaş ve çöküş korkusu aynı insanları daha temkinli kılar. Sonuç ne topyekun bir patlama ne de tam bir sessizliktir; aksine dönemsel, dağınık ve yıpratıcı protestolardır.
Gelecek; temkinli umut ile derin kuşku arasında
Bugünün İran protestoları her zamankinden daha fazla “ufuk” meselesine bağlıdır. 2022’de birçok kişi sadece sesinin duyulmasını istiyordu. Bugün ise soru şudur: Protestodan sonra ne olacak? Hem içeriden meşruiyet üretecek hem de dışarıdan baskının maliyetini yükseltecek bir alternatif var mı? Dünya gerçekten değişti mi, yoksa yalnızca anlatılar mı daha görünür hale geldi?
Kesin olan şu ki İran, hiçbir aktörün, ne devletin, ne protestocuların ne de dış güçlerin durumu tamamen kontrol edemediği bir siyasal aşamaya girmiştir. Protestolar sürecek, ama zorunlu olarak patlayıcı bir biçimde değil. Bu bir maratondur, kısa mesafe koşusu değil; kaderi yalnızca sokakta değil, ekonomide, tarihsel hafızada ve küresel gelişmelerde belirlenecek bir maraton.