Dr. Hamid Shahanaghi

İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında tam kapsamlı bir askerî çatışmanın ekonomik sonuçları, borsa dalgalanmaları ya da döviz kurundaki ani sıçramalarla sınırlı biçimde ele alınamaz. Politik ekonomi perspektifinden bakıldığında, böyle bir gelişme ulusal ve bölgesel düzeyde güç dengelerinin, kaynak tahsis biçimlerinin ve ekonomik kurumların işleyişinde derin bir dönüşüm anlamına gelir. Bu çerçevede temel mesele, “yaptırımların sertleşmesi”nden ziyade, yaptırım baskısı altındaki bir ekonomiden savaş ekonomisine geçiştir. Bu geçişte ekonomik karar alma mantığı, kalkınma ve refahtan hayatta kalma, askerî lojistiğin sağlanması ve kıtlıkların yönetilmesine doğru kayar.

İran ekonomisi hâlihazırda yaptırımların yol açtığı ciddi kısıtlar altında bulunmaktadır; ancak savaş, bu baskının mahiyetini köklü biçimde değiştirir. Yaptırım ekonomisinde temel sorun kaynaklara ve pazarlara erişimin sınırlanmasıyken, savaş ekonomisinde fiziksel altyapının tahribi krizin merkezine yerleşir. İran’ın iç enerji arzının ve döviz gelirlerinin ana damarı olan petrol ve doğal gaz, böyle bir senaryoda doğrudan hedef hâline gelir. Rafinerilere, petrokimya tesislerine ve ihracat terminallerine verilecek zarar, yalnızca enerji ihracatını durdurmakla kalmaz; aynı zamanda ülke içindeki yakıt ve elektrik dağıtım ağını da ciddi biçimde sekteye uğratır. Bunun doğrudan sonucu, sanayi için yaygın enerji kesintileri, fabrikalarda üretimin durması ve iç tedarik zincirlerinin çökmesi olacaktır.

Eş zamanlı olarak, savaşın başlamasının yarattığı psikolojik şok piyasalarda ihtiyatlı ve panik temelli davranışları güçlendirir. Varlıkların güvenli para birimlerine dönüştürülmesine yönelik talep ve sermaye çıkışı artar. Devlet ise artan savaş harcamalarını karşılamak için bütçe açığını parasallaştırmaya yönelir. Likiditedeki hızlı artışın, mal ve hizmet arzındaki keskin düşüşle birleşmesi hiperenflasyon için uygun bir zemin yaratır. Bu koşullarda ekonomi hızla temel tüketim mallarının kuponlu ve karneye dayalı dağıtımına yönelir; bu durum geçmiş dönemleri hatırlatsa da, çok daha yüksek bir yoğunluk ve karmaşıklık taşır. Yaygın fiyat kontrolleri ise kaçınılmaz olarak karaborsaların genişlemesine ve gayriresmî ağların güçlenmesine yol açar. Kıt mallara erişim sayesinde ekonomik ve hatta siyasal güç kazanan bu ağların etkileri, savaş sonrasında da uzun süre varlığını sürdürebilir.

Bölgesel düzeyde bakıldığında, küresel enerji sisteminin kalbi sayılan Körfez, böyle bir çatışmaya karşı en yüksek hassasiyeti taşır. Dünya petrol tüketiminin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın güvensiz hâle gelmesi ya da kapanması, küresel ekonomi için sistemik bir şok anlamına gelir. Petrol fiyatlarının tarihsel olarak çok yüksek seviyelere sıçraması, ilk bakışta ihracatçı ülkelerin nominal gelirlerini artırabilir; ancak sigorta ve taşımacılık maliyetlerindeki artış ile yatırım belirsizliği bu kazançların önemli bir bölümünü eritir. Son yıllarda yabancı sermaye çekimine, büyük altyapı projelerine ve turizme dayanan bölge ekonomileri, sermaye kaçışı ve büyük projelerin ertelenmesi ya da durdurulmasıyla karşı karşıya kalır.

Bu tablo içinde Türkiye çok daha karmaşık ve kırılgan bir konumda yer alır. Zaten kronik enflasyon ve döviz oynaklığıyla mücadele eden Türkiye ekonomisinin, yeni dış şokları absorbe etme kapasitesi sınırlıdır. Türkiye’nin İran’dan ithal edilen doğalgaza olan bağımlılığı, altyapı tahribatı ya da İran’ın iç tüketime öncelik vermesi nedeniyle ihracatın kesilmesi hâlinde, sanayide ve hatta konutların ısıtılmasında ciddi bir enerji krizine yol açabilir. Buna ek olarak, küresel petrol ve gaz fiyatlarındaki artış, net enerji ithalatçısı olan Türkiye’nin dış ticaret açığını büyüterek Türk lirası üzerinde ağır bir baskı oluşturur.

Savaş, Türkiye’nin ticari ve transit bağlarını da zayıflatır. İran, Türkiye için hem önemli bir ihracat pazarı hem de Orta Asya’ya açılan temel güzergâhtır. Bu hattın güvensiz hâle gelmesi, ihracat pazarını daraltırken Türkiye’nin doğu pazarlarına erişimini de kesintiye uğratır. Bununla birlikte, Türkiye açısından en maliyetli sonuç muhtemelen politik ekonomi ve toplumsal alanda ortaya çıkar. Geniş çaplı bir savaş, İran’ın batı sınırlarına doğru yeni bir göç dalgası yaratabilir. Hâlihazırda milyonlarca Suriyeli sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye’nin, böyle bir dalgayı sosyal ve ekonomik olarak karşılayacak kapasitesi bulunmamaktadır. İşgücü ve konut piyasaları üzerindeki baskı, toplumsal gerilimlerin artması ve aşırı milliyetçi eğilimlerin güçlenmesi, ülkenin siyasal ve ekonomik istikrarını ciddi biçimde tehdit edebilir. Buna turizmdeki gerileme ve algılanan ülke riskinin artmasına bağlı olarak yabancı yatırımlardaki düşüş de eklendiğinde, Türkiye’nin temel döviz gelir kaynaklarından biri zayıflar.

Sonuç olarak, politik ekonomi açısından İran ile ABD arasındaki askerî bir çatışma, bölgedeki tüm aktörler için negatif toplamlı bir oyundur. İran altyapısal yıkım ve kalkınma sürecinde derin bir gerileme riskiyle karşı karşıya kalırken, Türkiye enerji ve göçün birleştiği çok boyutlu bir krizle yüzleşir. Körfez ülkeleri ise olası petrol gelir artışlarına rağmen, yatırım güvenliğini ve ticaret ile turizm merkezine dönüşme hedeflerini kaybetme tehlikesiyle karşılaşır. Modern savaş ekonomilerinde belirleyici olan, karşı tarafa verilen zararın büyüklüğünden ziyade, ekonomik yapıların art arda gelen derin şoklara karşı gösterdiği dayanıklılıktır; bu ölçüt ise böyle bir senaryoda bölgedeki çoğu aktör için ciddi biçimde sorgulanır hâle gelmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir