Dr. Hamid Shahanaghi

Donald Trump’ın İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik davranış ve söylem modelini analiz etmek, onun eylemlerinin bilinçli bir stratejik planlamanın ürünü mü yoksa sadece psikolojik dürtülerden mi kaynaklandığı sorusuna cevap verebilmek için kişiliğinin derin katmanlarının ve bunun iş dünyasındaki deneyimleriyle bağlantısının derinlemesine incelenmesini gerektirir. Gerçek şu ki, Trump’ın düşünce yapısında kişilik ve strateji arasındaki ayrım fiilen ortadan kalkmıştır; başka bir deyişle, doğuştan gelen özelliklerini siyasi hedeflerini ilerletmek için bir araç olarak kullanmaktadır. Siyaset literatüründe “deli adam teorisi” olarak bilinen bu yaklaşım, eğer bir ülkenin lideri düşmanlarını öngörülemez, pervasız ve hatta aşırı eylemlere hazır biri olduğuna ikna edebilirse, karşı tarafın kontrol edilemez sonuçlardan korkarak daha fazla taviz vereceği varsayımına dayanır. Trump bu teoriden yararlanarak kararları etrafında stratejik bir belirsizlik yaratır ve bu da düşmanlarının ve hatta müttefiklerinin sürekli bir kararsızlık içinde kalmasına neden olur. Ancak psikolojik analistler, bu davranışın yalnızca stratejik bir maske olmadığına, aşırı hayranlık ihtiyacı, eleştiriye aşırı duyarlılık ve dünyayı mutlak dost ve düşman kutuplarına bölme eğiliminin görüldüğü “narsisistik kişilik bozukluğu”na (NPD) dayandığına inanmaktadır. Bu kişilik özellikleri, onun İran’ı basmakalıp ve basitleştirilmiş bir kalıpta “kötü aktör” ve “mutlak tehdit” olarak tanımlamasına yol açmıştır; bu yaklaşım, jeopolitik karmaşıklıkları basit ve siyah-beyaz cevaplara feda etmektedir.

“Deli Adam” Psikolojisi ve Ticari Kökler: Bireysel Özellikleri Baskı Aracına Dönüştürmek
Bu davranışın kökenleri onun iş geçmişinde ve “Anlaşma Sanatı” kitabında ortaya koyduğu ilkelerde aranmalıdır. Trump, New York emlak piyasasında müzakerenin, rakibin zayıf noktalarını tespit edip saldırmanın başarının anahtarı olduğu sıfır toplamlı bir oyun olduğunu öğrendi. Uluslararası diplomaside de aynı iş tekniklerini kullanır: azami taleplerde ısrar etmek (çıpayı yüksekten atmak), anlaşmaya bağımlı olmadığını göstermek için müzakere masasını terk etme tehdidinde bulunmak ve rakibi yıldırmak için blöf ve abartıya başvurmak. Kendisini, rakibin psikolojisini dikkatle inceleyerek baskı araçlarını, karşı tarafa manevra alanı bırakmayacak şekilde ayarlayan “usta bir gözlemci” olarak görür. Aslında, İran’a yönelik doktrini, geleneksel bürokrasilerden duyduğu tiksinti ve merkezi, birey odaklı liderlik arzusundan kaynaklanan ekonomik “azami baskı” ile davranışsal “azami belirsizliğin” bir birleşimidir. Kurumsal analizlere güvenmek yerine kişisel içgüdülerine ve marka imajına odaklanır ve bu da kararlarının bazen üst düzey danışmanlarıyla çelişmesine neden olur; öyle ki, ilk başkanlık döneminin sonunda İran’a saldırı planı konusunda, Mark Millie gibi generallerin ısrarına rağmen savaştan kaçındığını iddia etmiştir.

Trump’ın ilk başkanlık dönemi incelendiğinde, 2018’de nükleer anlaşmadan (Kapsamlı Ortak Eylem Planı – KOEP) tek taraflı olarak çekilmesi onun stratejisinin dönüm noktasıydı. Bu anlaşmayı, yalnızca İran rejimini zenginleştiren ve bölgesel nüfuzunu genişleten “korkunç ve tek taraflı” olarak nitelendirdi. Ağır yaptırımları yeniden uygulamaktaki amacı, İran ekonomisini felç etmek ve Tahran’ı, yalnızca nükleer programı değil aynı zamanda İran’ın füze kapasitesini ve bölgesel nüfuzunu da kapsayacak daha kapsamlı bir anlaşmaya varmak için masaya oturmaya zorlamaktı. Trump, ikincil yaptırımları kullanarak Avrupalı müttefiklerini de zor durumda bıraktı ve onları Amerikan pazarı ile İran ticareti arasında bir seçim yapmaya mecbur etti; bu eylem, transatlantik ilişkilerde benzeri görülmemiş bir yarık oluşturdu ve Avrupalı analistler tarafından sorumsuzca ve sömürgeci bir davranış olarak tanımlandı. İran’ın taahhütlerini yerine getirdiğine dair yaygın uluslararası eleştirilere rağmen Trump, “daha fazla avantaj elde etmek için oyunu bozma” şeklindeki ticari mantığına dayanarak, kötü anlaşmalardan çekilmekten korkmadığını göstermek için anlaşmadan çekildi. İlk dönemdeki bu politika, İran ekonomisine ağır darbeler vurup Riyal’in değerini büyük ölçüde düşürmesine rağmen, rejimin çökmesi veya davranışında köklü bir değişiklik gibi nihai hedefine ulaşamadı.

“Güç Yoluyla Barışı Dayatma” Doktrini: Ekonomik Baskıdan Gece Yarısı Çekici Operasyonlarına Geçiş
2025’te başlayan Trump’ın ikinci başkanlık dönemi, ekonomik baskıdan çok daha saldırgan bir “askeri-diplomatik” karma stratejiye geçişe tanıklık etti. Bu dönemde Trump artık yaptırımlarla yetinmedi ve 22 Haziran 2025’te “Gece Yarısı Çekici Operasyonu”nu gerçekleştirerek doğrudan İran’ın nükleer altyapısını hedef aldı. 125’ten fazla uçağın katılımıyla ve 30.000 librelik GBU-57 sığınak delici bombaların kullanıldığı bu saldırı, Fordo, Natenz ve İsfahan tesislerine ciddi hasar verdi. Trump bu eylemi, “sözünün eylemiyle uyumlu olduğunun” kanıtı olarak kullandı ve İranlı yetkililere, yeni bir anlaşmayı kabul etmemeleri halinde çok daha “travmatik” sonuçlarla karşılaşacakları uyarısında bulundu. Bu gelişme, onun doktrininde askeri gücün müzakere masasının ana eklentisi olarak işlev gördüğü “güç yoluyla barışı dayatma”ya doğru bir değişime işaret etmektedir. Sosyal medyada bu saldırıların yıkıcı gücünü sürekli hatırlatarak Tahran’ı sürekli bir korku içinde tutmaya ve onları mevcut yolda devam etmeleri halinde rejimin fiziksel varlığının tehlikede olacağına ikna etmeye çalışmaktadır.

Şubat 2026’da “müzakere ya da savaş” ikilemi kader anına gelmiştir. Bir yandan Trump, İran liderliğine mektuplar göndererek ve müzakere ekiplerini Umman ve Türkiye’ye yollayarak “büyük bir anlaşma” için hazır olduğuna dair sinyaller vermektedir. Hatta Mar-a-Lago’da Binyamin Netanyahu ile yaptığı görüşmelerde diplomatik bir anlaşmaya varmayı tercih ettiğini vurgulamış ve İran’ın “anlaşmaya oldukça istekli olduğunu” iddia etmiştir. Öte yandan, bölgeye ikinci bir uçak gemisi (Gerald R. Ford) göndererek ve Basra Körfezi’ndeki askeri varlığını artırarak, müzakerelerin başarısız olması halinde “yüzyılın savaşı”nı başlatmaktan çekinmediğini göstermiştir. Bu davranışsal paradoks, rakibi tamamen yok etme tehdidinin anlaşmada en uygun koşulları elde etmek için bir araç olduğu ticari bakış açısının bir ürünüdür. Bu arada İran, derin iç krizlerle karşı karşıyadır; Riyal’in Dolar karşısında 1.4 milyona düşmesinden, Aralık 2025’te başlayan ve şiddetli baskıyla karşılaşan geniş çaplı protestolara kadar. Trump bu yapısal zayıflıkların farkında olarak baskısını, rejimin iç meşruiyetini çöküşe götürebilecek noktalara yoğunlaştırmış, öyle ki Amerika Birleşik Devletleri’nin İranlı protestocuların yardımına geleceği vaadinde bulunmuştur.

Stratejik Derinliğin Çöküşü ve Bölgesel Tecrit: Müzakere veya Savaş Yolunda Nihai Çıkmaz
Bölgedeki jeopolitik değişimler de 2026’da İran’ın konumunu ciddi şekilde zayıflatmıştır. Aralık 2024’te Beşşar Esed rejiminin Suriye’de düşmesi, “Direniş Ekseni”nin ana direklerinden biri ve İran’ın Hizbullah ile bağlantı köprüsü olan bu rejimin yıkılması, Tahran’ın stratejik derinliğine stratejik bir darbe indirmiştir. Bu yenilgi, İran’ın “ileri savunma” doktrininin çökmesine neden olmuş ve Tahran, iç güvenliğini sağlamak için bölgesel hırslarının çoğundan geri çekilmek zorunda kalmıştır. Trump bu bölgesel tecritten yararlanarak İran’ı ikili bir seçimle karşı karşıya bırakmıştır: Ya Washington’un üçlü şartlarını (uranyum zenginleştirmenin tamamen durdurulması, füze kısıtlamaları ve vekil gruplara desteğin kesilmesi) kabul etmek ya da rejimin devrilmesine yol açabilecek askeri saldırılarla karşılaşmak. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan diplomatik bir dille yaptırımlardan kurtulmanın bir yolunu bulmaya çalışırken, Tahran’daki şahinler direnişte ısrar etmektedir, ancak rejime son verecek bir savaş korkusu, İran’ın dini liderini dahi müzakere seçeneklerini yeniden değerlendirmeye itmiştir.

Sonuç olarak, Trump’ın davranış ve söyleminin, öngörülemezliğin ana silahı olduğu bir “stratejik kişilik”in bileşkesi olduğu söylenebilir. Ticari blöfler, hassas askeri saldırılar ve kişisel mektupların bir kombinasyonunu kullanarak İran’ı istediği noktaya, yani nihai marka zaferi olarak dünyaya satabileceği bir anlaşmaya yönlendirmeyi hedeflemektedir. Trump için İran karmaşık bir ulusal güvenlik meselesi değil, azami baskı ve minimum maliyetle çözülmesi gereken bir “ticaret konusu”dur. Bu özelliklerin gelecekteki süreç üzerindeki etkisi, “son derece tehlikeli ama aynı zamanda anlaşmaya yatkın” bir ortam yaratmaktır. Eğer İran, Trump’ın gösterişli zafere olan ihtiyacını tatmin edecek bir yol bulabilirse, savaştan kaçınılabilir; ancak onun risk alma ruhu ve İran’ın tamamen silahsızlandırılması konusundaki ısrarı göz önüne alındığında, geniş çaplı bir askeri çatışma olasılığı hala masadaki gerçek bir seçenek olarak durmaktadır. Nitekim Şubat 2026’da, bir anlaşmaya varılamaması halinde “hazır olduklarını ve fitillerin çekildiğini” ilan etmiştir. Bu yaklaşım, uluslararası diplomasiyi, barışla yıkım arasındaki sınırın yalnızca Donald Trump’ın bireysel bir kararına bağlı olduğu yüksek riskli bir kumar sahasına dönüştürmüştür.

Trump’ın psikolojik katmanlarının daha derin bir analizi, onun İran’a yönelik, her türlü etkileşimi çarpıtılmış ve kötümser bir açıdan değerlendirdiği bir “olumsuz şema”ya sahip olduğunu göstermektedir. Bu durum, müzakere anında bile zayıf görünme korkusuyla saldırgan üslubunu korumasına neden olmaktadır. Ona göre “güç”, Amerikan rakiplerinin anladığı tek dildir ve bu nedenle her türlü diplomatik esneklik, askeri güç gösterisiyle birlikte olmalıdır. İşte tam da bu nedenle, Şubat 2026’daki Umman müzakereleri sırasında, elçileri masaya otururken aynı anda uçak gemilerinin konuşlandırılması emrini vermiştir. Bu hareketle Tahran’a, müzakerenin ihtiyaçtan değil, mutlak üstünlük pozisyonundan yapıldığı mesajını vermiştir. Buna karşılık, İran’ın zaman kazanmak için “geciktirme ve aldatma” taktiklerine dayalı cevabı, Trump’ın doğuştan gelen sabırsızlığıyla doğrudan çatışmakta ve diplomatik düğümleri çözmek yerine, onu ani askeri eylemlere teşvik edebilmektedir.

Bu özelliklerin Amerika’nın bölgesel müttefikleri üzerindeki etkisi de açıktır. İsrail ve bazı Körfez ülkeleri, Trump’ın “iş adamı/anlaşmacı” ruhunu anlayarak, onun liderlik rolünü pohpohlayıp öne çıkararak onu İran’a karşı daha sert tutumlar almaya yönlendirmeye çalışmaktadır. Netanyahu, Trump’ın hoşlandığı söylemi kullanarak onu İran’ın nükleer ve füze programlarına karşı nasıl kendi “sopası” haline getireceğini iyi öğrenmiştir. Bu atmosferde, Avrupalıların peşinde olduğu geleneksel diplomasi için manevra alanı neredeyse sıfıra inmiştir; çünkü Trump, selefinin uluslararası taahhütlerine bağlı olmadığını ve küresel kurallara uymak yerine, oyunun kurallarını anlık çıkarlarına ve kişisel imajına göre yeniden yazmayı tercih ettiğini kanıtlamıştır. Sonuç olarak, 2026’da İran’ın izleyeceği yol, Birleşmiş Milletler koridorlarında değil, Trump’ın “stratejik deli adam” olarak başrol oynadığı Truth Social paylaşımları ve gizli müzakere odalarında belirlenmektedir. Bu durum İran’ı, hem “aşağılanma altında müzakere” hem de “yıkıcı savaş” seçeneklerinin mevcut siyasi yapıların varlığına tehdit oluşturduğu bir uçurumun kenarına getirmiştir; Trump’ın kişilik özelliklerine dayanarak yaratmayı hedeflediği “stratejik çıkmaz” da tam olarak budur.

İkinci dönemde gerçekleştirilen askeri operasyonun daha yakından incelenmesi, Trump’ın askeri teknolojileri yalnızca fiziksel yıkım için değil, aynı zamanda İran liderliği üzerinde “psikolojik felç” yaratma aracı olarak kullandığını göstermektedir. Haziran 2025 saldırılarında, sığınak delici bombaların dağların derinliklerine nüfuz etmek için art arda aynı noktaya bırakıldığı “özel tasarım fünye” kullanılması, Tahran’daki rejim liderlerine hiçbir sığınağın Trump’ın iradesinin menzili dışında olmadığına dair açık bir mesajdı. Bu tür bir çıplak güç gösterisi, rakibin direncini kırmak için onu psikolojik olarak yıkmanın gerektiği “ticari zorbalık/zorbalık” ruhunun bir yansımasıdır. Ancak istihbarat raporları, bu saldırıların taktik başarılara rağmen Tahran’ın iradesini tamamen kıramadığını, aksine savunma önlemlerinin artmasına ve tesislerin daha az erişilebilir noktalara taşınmasına yol açtığını göstermektedir. Bu durum, Trump doktrininin temel paradoksunu ortaya koymaktadır: Daha fazla baskı, teslimiyet yerine karşı tarafın “stratejik intiharına” ve Trump’ın özünde nefret ettiği bitmek bilmeyen bir bölgesel çatışmanın başlamasına yol açabilir.

Son olarak, Trump’ın kişiliğinin gölgesinde İran-ABD ilişkilerinin geleceği, Tahran’ın onun “davranış kodunu” doğru okuyup okuyamayacağına bağlıdır. Trump, “anlaşma sanatı” olarak kaydedebileceği büyük ve gösterişli zaferlerin peşindedir. Eğer İran, görünüşte tüm zaferi Trump’a bırakan ancak özünde rejimin hayatta kalmasını garanti eden bir anlaşma versiyonu sunabilirse, geçici bir barış olasılığı vardır. Ancak Tahran “belirsizlik ve direniş” stratejisine devam ederse, Trump’ın patlayıcı ruhu ve “güçlü adam” prestijini koruma ihtiyacı göz önüne alındığında, 2026’da nihai bir askeri çatışma olasılığı oldukça yüksektir; Trump’ın daha önce “çekiç” kelimesiyle tanımladığı ve son kez indirmeye hazır olduğu bir çatışma. Dolayısıyla, Trump’ın kişiliği yalnızca stratejisinin kökeni değil, aynı zamanda stratejinin kendisidir; “delilik” ile “deha” arasındaki sınırın ancak anlaşmanın nihai sonucunda belirleneceği bir strateji.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir