Dr. Derya Çetinkaya

2025 ve 2026 yıllarını kapsayan iki yıllık dönem, Ortadoğu diplomasi tarihinde belirleyici bir kesit olarak kaydedilmiştir. Bu dönemde bölgesel düzen, cerrahi askeri müdahaleler ve azami baskı doktrinlerinin geri dönüşüyle yeniden tanımlanmıştır. Bu süreçte Türkiye-İran ilişkileri, geleneksel yönetilen rekabetten “eşik yönetimi” olarak adlandırılabilecek bir aşamaya evrilmiştir; öyle ki Ankara, Tahran’ın istikrarını diplomatik bir tercih olarak değil, kendi ulusal güvenliğinin temel bir unsuru olarak görmektedir.
Bu dönemdeki gelişmeler, özellikle Haziran 2025’te ABD ve İsrail’in İran’ın nükleer tesislerine düzenlediği “Rising Lion” (Kükreyen Aslan) adı verilen geniş çaplı askeri saldırı sonrasında, güç dengesini benzeri görülmemiş bir şekilde Türkiye lehine değiştirmiştir. 2024 sonu ve 2025 başında Suriye’de Esad rejiminin çöküşü de “Direniş Ekseni”ne yapısal bir darbe vurarak İran’ın bölgesel nüfuzunu ciddi ölçüde azaltırken, Türkiye’yi Levant ve kuzey Irak’ta yeni hegemonik güç olarak konumlandırmıştır.
2025’in Jeopolitik Depremleri Sonrası Güç Dengesinin Yeniden Tanımlanması
2025 yılı stratejik bir kırılmayla başladı. Mart 2025’te Donald Trump’ın İran liderliğine doğrudan bir mektup göndermesi ve yeni bir nükleer anlaşmaya varılması için 60 günlük bir süre tanıması, çatışmanın yeni bir evresini başlattı. Maskat ve Roma’da yürütülen ön müzakerelerin, sıfır uranyum zenginleştirme ve kapsamlı denetimler konusundaki temel anlaşmazlıklar nedeniyle tıkanması üzerine, ABD ve İsrail Haziran 2025’te İran’ın nükleer ve askeri altyapısına yönelik bir dizi hassas saldırı gerçekleştirdi. “Gece Yarısı Çekici Operasyonu” olarak da anılan bu müdahale, rejim değişikliğine yol açmasa da İran’ın stratejik kapasitelerini aylarca felç etti ve Türkiye çevresindeki güvenlik ortamını ciddi şekilde gerdi.
Bu dönemde güç dengesindeki yapısal değişiklikler oldukça derin olmuştur; 2024’te geniş olan İran’ın Suriye’deki bölgesel nüfuzu, 2026’da resmi ve fiziki varlığın tamamen ortadan kalkmasıyla yer değiştirmiş ve bu durum Türkiye’nin Levant’ta mutlak hakimiyetine yol açmıştır. Nükleer açıdan, kriz öncesi yaklaşık 2-4 hafta olan İran’ın nükleer silah üretme süresi (sıçrama süresi), 2026’da tahmini 6-12 aya çıkarak Tahran’ın müzakere baskı gücünü ciddi oranda azaltmıştır. Ayrıca İran’ın iç istikrar durumu, 2024’teki dağınık protestolardan 2026’da bir meşruiyet krizi ve ülke çapındaki protestolara dönüşmüş, bu da Türkiye’nin göç dalgası korkusunu iki katına çıkarmıştır. Son olarak, Şubat 2026’da Tahran piyasasında altın fiyatının 5.000 doların üzerine fırlamasıyla birlikte İran’daki satın alma gücünün çöküşü, iki ülke arasındaki ticari ekonomiyi ciddi bir sınavla karşı karşıya bırakmıştır.
Esad Rejiminin Çöküşü ve İran’ın Kara Koridorunun Çökmesi
İran’daki merkezi otoritenin zayıflamasının doğrudan sonuçlarından biri, Beşşar Esad rejiminin Suriye’de hızla çökmesi oldu. Bu rejimi ayakta tutmak için 30 milyar doların üzerinde harcama yapan İran, 2024 sonunda Şam’ın düşüşüyle birlikte Akdeniz’e hayati erişimini ve Lübnan Hizbullah’ına uzanan tedarik hatlarını kaybetti. Bu güç boşluğu derhal Türkiye destekli güçler tarafından dolduruldu. Şam’daki yeni yönetim, Sünni kimliği ve Ankara’ya güçlü eğilimiyle yalnızca İran’ın nüfuzunu marjinalleştirmekle kalmadı, aynı zamanda Tahran’ın bölgedeki sivil toplum kuruluşlarıyla askeri bağlarını kesmeye başladı. Türkiye için bu gelişme, 14 yıllık bir rekabette zafer anlamına gelirken, aynı zamanda İran’a bağlı kalan hücrelerden gelebilecek olası intihar saldırıları konusunda endişeleri de beraberinde getirdi.
İranlı yetkililer hasar gören tesislerin hızla yeniden inşa edildiğini vurgulasa da teknik raporlar, gelişmiş santrifüjlerin ve füze güdüm sistemlerinin tahrip edilmesinin İran’ın nükleer sıçrama süresini birkaç haftadan birkaç aya çıkardığını gösteriyor. Bununla birlikte, İran hâlâ 407 ila 420 kilogram yüzde 60 zenginleştirilmiş uranyuma sahip olup bu durum “eşik” statüsüne dönüş için potansiyel bir tehdit oluşturmaktadır. Bu gri durum Türkiye’yi zor bir konuma sokmuştur; Ankara bir yandan İran’ın bölgesel nüfuzunun zayıflamasını memnuniyetle karşılarken, diğer yandan Tahran’daki devlet yapısının tamamen çökmesine yol açacak topyekûn bir savaşın patlak vermesinden endişe duymaktadır.
ABD’nin İran Stratejisi: Askeri Baskıdan Kişisel Diplomasiye
2026’da Trump’ın İran doktrini karmaşıklığının zirvesine ulaştı. ABD, 2003 Irak işgalinden bu yana Ortadoğu’daki en büyük hava ve deniz kuvvetleri konuşlandırmasını organize etti. Birden fazla uçak gemisinin eşzamanlı varlığı, Tahran’a uzun süreli bir savaşa hazır olunduğuna dair net bir sinyal gönderdi. Şubat 2026’da USS Gerald R. Ford, deniz kontrolü ve uzun menzilli saldırılar için Akdeniz kıyılarında İsrail yakınlarında konuşlandırılırken, USS Abraham Lincoln ise İran iç hedeflerine yönelik hava operasyonlarını yönetmek üzere Arap Denizi ve Umman’da konumlandı. Aynı zamanda B-52 ve B-21 bombardıman uçakları, yeraltı tesislerini imha etmek için Diego Garcia ve ABD’deki üslerde hazır bekletilirken, Körfez ülkelerindeki THAAD sistemleri olası İran füze misillemelerine karşı savunma için aktive edildi ve güçlendirildi.
ABD kuvvetlerinin konuşlandırılması sadece gemilerle sınırlı kalmadı; Ürdün’de F-35A savaş uçaklarının ve bölge üslerinde çok sayıda yakıt ikmal uçağının konuşlandırılması, İran topraklarının derinliklerindeki stratejik hedeflere karşı haftalarca sürecek hava operasyonları için planlama yapıldığını gösteriyor. Şubat 2026’da, ABD’ye ait bir F-35’in Lincoln gemisi yakınında İran yapımı bir Şahid-139 insansız hava aracını düşürmesi ve Devrim Muhafızları’nın Hürmüz Boğazı’nda petrol tankerlerini durdurma girişimleriyle gerilim doruğa ulaştı.
2026 Nükleer Müzakereleri: Maskat’tan Cenevre’ye
2025’in aksine, 2026 müzakereleri İran’ın aşırı ekonomik zayıflığının gölgesinde başladı. Riyalin değer kaybı ve kontrolden çıkan enflasyon, Tahran’ı geniş yetkilerle donatılmış Ali Laricani’yi müzakereye göndermek zorunda bıraktı. Şubat 2026’da Umman arabuluculuğunda Cenevre ve Maskat’ta gerçekleşen bu müzakere turunda ABD, nükleer sorunun ötesine geçen taleplerde bulundu; bunlar arasında füze programına kısıtlama getirilmesi ve kalan vekil gruplara verilen desteğin tamamen durdurulması yer alıyordu. Türkiye bu süreçte müzakerelere İstanbul’da ev sahipliği yaparak “köprü” rolünü oynamaya çalıştı, ancak İran’ın Şubat 2026’da görüşmelerin Maskat’a taşınması konusundaki ısrarı, Tahran ile Ankara arasında bölgesel konulardaki derin gerilimleri gözler önüne serdi.
Erdoğan hükümeti 2026’da “eşik yönetimi” politikasını zirveye taşıdı. Recep Tayyip Erdoğan sürekli olarak İran’a karşı bir savaşın yalnızca “bölgeyi istikrarsızlaştıracağı ve terör örgütlerini güçlendireceği” konusunda uyarılarda bulundu. Türkiye, kendisini hem Trump hem de Pezeşkiyan’la eşzamanlı olarak diyalog kurabilen tek aktör olarak tanıttı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Washington ve Tahran arasında yaptığı sık seyahatlerle, ABD’nin ikinci bir askeri darbesini önlemek için “sınırlı ve kontrollü zenginleştirme” formülü önermeye çalıştı.
Türkiye’nin en büyük korkusu İran’ın nükleer güç haline gelmesi değil, İran’ın “Suriyeleşmesi”dir. Ankara’daki analistler, Tahran’da iktidar yapısının herhangi bir şekilde çöküşünün Türkiye’nin doğu sınırlarında hemen PKK ve onun İran kolu PJAK tarafından doldurulacak büyük bir güvenlik boşluğu yaratacağına inanıyor. MHP lideri Devlet Bahçeli, Ocak 2026’daki konuşmalarında İran’daki protestoları “Gezi Parkı” modeliyle karşılaştırarak, bunun bölge ülkelerini bölmeye yönelik emperyalist bir komplo olduğunu belirtti.
Türkiye’nin halihazırda 3,6 milyondan fazla Suriyeli mülteciye ev sahipliği yaptığı göz önüne alındığında, İran’dan (93 milyon nüfuslu) gelebilecek yeni bir sığınmacı dalgası potansiyeli, Türkiye’nin sosyal dokusu ve ekonomik istikrarı için “varoluşsal bir tehdit” olarak görülüyor. İstihbarat raporlarına göre Türkiye, 2026 başlarında sınır duvarlarının inşasını ve elektronik izleme teknolojilerinin kullanımını önemli ölçüde artırmış, hatta savaş durumunda olası yerinden edilmiş kişilerin barınması için İran toprakları içinde bir “güvenli bölge” oluşturma planları bile yapmıştır.
Ekonomik Koridorlar ve Enerji Jeopolitiğinde Rekabet
2026 yılı, iki ülkenin enerji ilişkilerinde bir dönüm noktasıdır. İran’ın Türkiye’ye 25 yıllık doğalgaz ihracat anlaşması Temmuz 2026’da sona eriyor. Bu durum, Türkiye’nin Washington’un İran ve Rusya enerjisine bağımlılığı azaltma yönündeki yoğun baskısı altında olduğu bir döneme denk geliyor. Ankara’nın önünde halihazırda dört stratejik seçenek bulunuyor: Daha düşük fiyatla anlaşmayı tamamen yenilemek (ucuz enerji sağlar ancak ABD yaptırımlarını ihlal riski taşır); diplomatik manevra kabiliyetini artırmak için anlaşmayı “dalgalı tedarik” (Swing) anlaşmasına dönüştürmek (Tahran’ın ciddi hoşnutsuzluğuna yol açabilir); ABD’den LNG ile tamamen değiştirerek Washington’a yakınlaşmayı sağlamak ancak Doğu Anadolu’nun ısınma maliyetlerini artırmak; ve son olarak, nükleer müzakerelerin sonucu netleşene kadar zaman kazanmak için anlaşmayı kısa vadeli (1-2 yıl) uzatmak (ancak bu da enerji planlamasında belirsizliği sürdürür).
Ankara, 2025 ve 2026’da ExxonMobil ve Shell ile uzun vadeli anlaşmalar imzalayarak ABD’den sıvılaştırılmış doğalgaz ithalatı için altyapısını güçlendirdi. Bu stratejik dönüş, İran gazının artık on yıl önce olduğu gibi Türkiye’nin enerji güvenliği için hayati olmadığı anlamına geliyor. 2026’daki anlaşma yenileme müzakerelerinde Türkiye, fiyat indirimi ve esneklik artışı (al ya da öde koşulunun kaldırılması) peşindeyken, İran yaptırımlar altında bu ihracattan elde ettiği dövize şiddetle ihtiyaç duyuyor.
Güney Kafkasya’da İran-Türkiye rekabeti 2026’da diplomatik çatışma aşamasına ulaştı. Trump’ın “Uluslararası Barış ve Refah için Trump Yolu” (TRIPP) ya da Zengezur Koridoru olarak bilinen projeye verdiği destek, İran’ı jeopolitik bir çıkmaza soktu. Azerbaycan’ı Ermenistan’ın Syunik bölgesi üzerinden Nahçıvan ve Türkiye’ye bağlaması planlanan bu koridor, İran’ın Ermenistan’la olan kara sınırını tehdit ediyor. İran bu projeyi, Avrupa’ya erişimini kesmek ve jeopolitik kuşatma oluşturmak için tasarlanmış bir “NATO-Siyonist” planı olarak görüyor. Buna karşılık Türkiye, bunu “Orta Koridor”un kalbi ve Orta Asya’daki Türk dünyasına doğrudan bağlantı aracı olarak görüyor.
2026’da iki ülke ilişkilerinin göz ardı edilen ancak hayati boyutlarından biri de su gerilimidir. İran, mutlak su kıtlığı (kişi başına 850 metreküpten az) kriziyle karşı karşıyadır ve Türkiye’nin Aras Nehri’nin kaynağındaki baraj projelerini kuzeybatı ovalarının kurumasının ana nedeni olarak görmektedir. 2025 sonlarında Türkiye ve Irak, su yönetimi ve veri paylaşımı için yeni çerçeveler imzaladı ve İran bundan kasten mahrum bırakıldı. Hidropolitik alandaki bu yalnızlaşma, Tahran’ı Türkiye’nin suyu ekonomik ve askeri araçların yanında siyasi bir baskı aracı olarak kullanmaya çalıştığı konusunda endişelendiriyor. İranlı yetkililer, Aras Nehri’nin akışındaki azalmanın Doğu Azerbaycan ve Erbil illerinden geniş çaplı zorunlu göçlere yol açabileceği ve bunun da yeni istikrarsızlıkların kaynağı olacağı uyarısında bulunuyor.
Bölge Dışı Aktörlerin Rolü: Tahran-Ankara Rekabetinde Çin ve Rusya
ABD askeri baskıyı artırırken, Çin ve Rusya 2026’da İran’ın tamamen çöküşünü engellemeye çalıştı, ancak çıkarları her zaman Tahran’la örtüşmüyor. 2025’te İran petrolünün yüzde 80’inden fazlasını satın alan Çin, Şubat 2026’da Washington’a “sınırlı zenginleştirme”yi kabul etmesi için baskı yapmaya başladı, böylece doğuya giden enerji akışı kesintiye uğramayacaktı. Çin, Rusya ve İran’ın Şubat 2026’da Hürmüz Boğazı’nda, Cenevre görüşmeleriyle eş zamanlı olarak düzenlediği ortak deniz tatbikatı, bir tür “diplomatik direniş bloğu”nun oluştuğunu gösterdi. Ancak Rusya, Zengezur Koridoru konusunda Türkiye ve Azerbaycan’a yakınlaşmak için İran’ın çıkarlarını göz ardı etmeye hazır olduğunu gösterdi; bu durum, 2025 sonlarında Tahran ile Moskova arasında açık anlaşmazlıklara yol açtı.
2026’nın İkinci Yarısı İçin Senaryolar
Mevcut verilere göre, Türkiye-İran ilişkileri 2026’nın kalan aylarında üç ana değişkenden etkilenecek: Trump’ın nükleer müzakerelerinin akıbeti, Zengezur Koridoru’nun fiziki ilerlemesi ve İran’ın iç istikrar durumu.
Birinci Senaryo: Sınırlı Anlaşma ve Soğuk İstikrar
Bu senaryoda İran, ezici ekonomik baskı ve askeri tehdit altında geçici bir anlaşmaya (az karşılığında az) razı olacaktır. Türkiye bu durumda anlaşmanın garantörü ve finansal transit merkezi rolünü üstlenecektir. Bu senaryo en olası seçenek olarak değerlendiriliyor, çünkü Türkiye dahil hiçbir taraf topyekûn bir savaşın maliyetlerine hazır değil.
İkinci Senaryo: Cerrahi Askeri Darbe ve Türkiye’nin Sınır Müdahalesi
Müzakereler Mart 2026’da tıkanırsa, ABD’nin İran’ın yalnızca nükleer değil, hayati altyapısına yönelik kapsamlı füze saldırıları olasılığı artar. Bu durumda Türkiye, “güvenli bölge” oluşturmak ve PKK sızmasını önlemek için sınır bölgelerinde askeri müdahalede bulunmak zorunda kalabilir. Bu durum ikili ilişkileri açık bir çatışmaya sürükleyecektir.
Üçüncü Senaryo: İran’ın Doğu’ya Stratejik Dönüşü ve Hidropolitik İzolasyon
İran’ın müzakerelerden çekilmesi ve Çin desteğiyle tamamen kapalı bir ekonomi yaratmaya yönelmesi halinde, Türkiye enerjide İran’a bağımlılığı tamamen kesme ve Zengezur Koridoru’nu tamamlama yoluna gidecektir. Bu senaryoda İran, kuzey ve batı sınırları Ankara-Bakü-Tel Aviv ekseni tarafından kontrol edilen bir “jeopolitik ada” haline gelecektir.
Stratejik Perspektif
2025 ve 2026 gelişmelerinin derinlemesine analizi, İran-Türkiye ilişkilerinin “iki eşit güç arasındaki rekabet” durumundan “yükselen bölgesel güç (Türkiye) ile daralan güç (İran) arasındaki etkileşim” durumuna evrildiğini göstermektedir. Türkiye, Tahran’la olan iletişim köprülerini tamamen yıkmadan, ABD’nin İran üzerindeki baskılarını Suriye, Irak ve Kafkasya’daki hedefleri için ustalıkla kullanmıştır.
İran için 2026, “zor seçimler” yılıdır. Tahran artık Suriye’deki stratejik derinliğine veya enerji kozuna dayanarak Türkiye’ye meydan okuyamaz. Buna karşılık Türkiye, İran’a aşırı baskı yapmanın bu ülkede bir “iç patlamaya” yol açmamasına dikkat etmelidir; zira böyle bir patlamanın şarapnelleri doğrudan Türkiye’nin ulusal güvenliğini, ekonomisini ve sosyal dokusunu hedef alacaktır. Sonuç olarak, 2026’da bu iki komşu ülke arasındaki ilişkilerin istikrarı güvene değil, “kaostan karşılıklı korkuya” dayanmaktadır.