Dr. Shiva Bayatlu

Wikimedia Commons – "Port of Baku in 2022", CC BY-SA 4.0
Wikimedia Commons – “Port of Baku in 2022”, CC BY-SA 4.0

28 Şubat 2026 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail koalisyonunun İran’ın askeri ve nükleer tesislerine yönelik başlattığı “Operation Epic Fury” (Destansı Öfke Operasyonu), Ortadoğu’nun siyasal iktisat haritasını kökten değiştirmiştir. Bu çatışma, sadece bölgesel bir askeri angajman değil, aynı zamanda küresel enerji arz güvenliği, uluslararası ticaret rotalarının yeniden yapılandırılması ve bölgesel sermaye hareketlerinin yön değiştirdiği sistemik bir kırılma noktasıdır. İran’ın 4 Mart 2026’da Hürmüz Boğazı’nı kapattığını ilan etmesiyle başlayan süreç, küresel ekonomiyi 1970’li yıllardaki petrol şoklarına benzer bir stagflasyonist sarmala sürüklemiş, bu durum Türkiye ve İran arasındaki ikili ekonomik ilişkilerin doğasını da güvenlik eksenli bir karşılıklı bağımlılık modeline dönüştürmüştür.

Küresel Enerji Paradigmasında Kırılma ve Hürmüz Boğazı Krizi

Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, dünya seaborne (deniz yoluyla taşınan) petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 25’inin ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ticaretinin yüzde 20’sinin geçtiği ana arterin kesilmesi anlamına gelmektedir. Enerji piyasalarındaki bu ani kırılma, emtia fiyatlarında dramatik bir dalgalanmaya yol açmıştır. Savaş öncesi Ocak 2026’da 78 dolar seviyesinde olan Brent tipi ham petrol fiyatları, krizin zirve yaptığı Mart ayında 125 doları aşmış; krizin yıl sonuna doğru hafiflemesi durumunda ise 85-90 dolar bandına gerileyeceği öngörülmektedir. Benzer bir şok doğal gaz piyasasında da yaşanmış, TTF fiyatları 32 €/MWh’den 150 €/MWh seviyesine fırlarken, Asya piyasalarındaki LNG spot fiyatlarında yüzde 140’lık bir artış kaydedilmiştir.

Bu enerji maliyeti artışları küresel makroekonomik dengeleri de sarsmıştır. Başlangıçta yüzde 3,1 olarak tahmin edilen küresel GSYH büyümesi, kriz sonrası yüzde 2,1’e kadar revize edilmiştir. Yatırımcıların güvenli liman arayışı ise altın fiyatlarını 2.100 dolardan 2.400 dolara taşısa da, piyasalardaki likidite ihtiyacı nedeniyle yıl sonunda 1.900 dolara kadar geri çekilme ihtimali bulunmaktadır. Bu oynaklık, Türkiye gibi enerji ithalatına bağımlı ekonomiler için ikiz açık (cari açık ve bütçe açığı) riskini büyütmüştür. Türkiye’nin enerji faturasının petrol fiyatlarındaki her 10 dolarlık artışla yıllık bazda 5 milyar dolardan fazla artış göstermesi, makroekonomik istikrar programının önündeki en büyük engel olarak belirmektedir.

Türkiye’nin Makroekonomik Dayanıklılık Testi ve Para Politikası Yanıtı

Savaşın başlamasıyla birlikte Türkiye, hem jeopolitik risk primindeki artış hem de enerji maliyetlerindeki şok nedeniyle ciddi bir sermaye çıkışıyla karşı karşıya kalmıştır. Mart 2026’nın ilk üç haftasında Türkiye’den yaklaşık 15 milyar dolarlık portföy yatırımı çıkışı gerçekleşmiştir. Bu süreçte yabancı yatırımcıların Türk varlıklarından kaçarak ABD dolarına yönelmesi, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nı (TCMB) piyasa istikrarını korumak için rezervlerini kullanmaya zorlamıştır. Tahminlere göre, krizin ilk döneminde döviz kurundaki aşırı oynaklığı engellemek adına yaklaşık 25 milyar dolarlık bir rezerv harcaması yapılmıştır.

Kriz, Türkiye’nin 2026 yılı makroekonomik hedeflerinde köklü revizyonları zorunlu kılmıştır. Başlangıçta yüzde 16 olarak belirlenen yıl sonu enflasyon hedefi, dışsal şokların etkisiyle yüzde 24 ile 30 aralığına yükseltilmiştir. Cari açığın GSYH’ye oranının yüzde 2,5’ten yüzde 4,5-5,0 bandına çıkması, bütçe açığının ise yüzde 4,0 seviyesine ulaşması beklenmektedir. Özellikle turizm sektöründe, bölgesel istikrarsızlık nedeniyle 68 milyar dolarlık gelir hedefinin 55-60 milyar dolara gerileyeceği tahmin edilmektedir. TCMB, faiz indirim döngüsünü askıya alarak likidite yönetimini sıkılaştırmış ve gecelik borç verme faizini efektif olarak yüzde 40 seviyesine yükseltmiştir. Fitch ve diğer derecelendirme kuruluşları, Türkiye’nin (BB-/Pozitif) olan görünümünün, krizin süresine ve Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklığın ne kadar devam edeceğine bağlı olduğunu belirtmektedir.

İran-Türkiye Doğal Gaz Diplomasisi: Temmuz 2026 Eşiği

İran ve Türkiye arasındaki ekonomik ilişkilerin en somut ve stratejik bileşeni olan doğal gaz ticareti, 2026 yılında tarihsel bir belirsizlik evresine girmiştir. İki ülke arasında 1996 yılında imzalanan ve yıllık 9,6 milyar metreküp (bcm) gaz sevkiyatını öngören uzun vadeli kontratın Temmuz 2026’da sona erecek olması, Türkiye’nin enerji arz güvenliği denklemini karmaşıklaştırmaktadır.

Nisan 2026 itibarıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, mevcut bölgesel savaş koşulları ve İran’ın iç dinamiklerindeki türbülans nedeniyle resmi müzakerelerin henüz başlamadığını doğrulamıştır. Bu durum, Türkiye için iki yönlü bir stratejik zorunluluğu beraberinde getirmektedir:

  1. Arz Güvenliğinin Tahkimi: Türkiye, İran’dan gelen gazın toplam ithalatındaki payının (2025’te %13) kesilmesi riskine karşı Rusya ile LNG alımı konusunda 10 yıllık yeni bir lisans anlaşması yapmış ve portföyünü çeşitlendirme yoluna gitmiştir.
  2. Pazarlık Gücünün Artırılması: İran hattında son yıllarda yaşanan teknik arızalar ve kış aylarındaki kesintiler nedeniyle boru hattının tam kapasite çalışamaması, Türkiye’nin yeni dönemde daha esnek fiyatlandırma ve arz sürekliliği garantisi talep etmesine yol açacaktır.

Sermaye Akışları ve Şirketleşme Dinamikleri: İranlı Yatırımcıların Türkiye Stratejisi

Savaşın İran içindeki ekonomik faaliyetleri felç etmesi, İranlı sermaye sahiplerinin Türkiye’yi bir jeo-ekonomik platform olarak kullanma eğilimini hızlandırmıştır. 2025 yılının dördüncü çeyreğine ait veriler, Türkiye’de kurulan yabancı sermayeli şirketler arasında İran ortaklı girişimlerin 76 şirket ile ilk sırada yer aldığını göstermektedir. İran’ı, 45 şirketle Almanya, 36’şar şirketle ise Irak ve Çin takip etmektedir.

İranlı sermayenin Türkiye’deki sektörel dağılımı, kriz döneminde varlık koruma güdüsünün öne çıktığını göstermektedir. Anonim şirketlerde “bilgisayar programlama” başat sektör iken, limited şirketlerde “toptan ticaret” ve “lojistik” birinci sıradadır. Bu durum, İranlı iş insanlarının Türkiye’yi sadece bir sığınak olarak değil, aynı zamanda yaptırımları aşmak ve küresel ticarete entegre olmak için bir transit merkez olarak konumlandırdıklarını kanıtlamaktadır. Ayrıca, 2025 yılında Türkiye’deki toplam doğrudan yabancı yatırım girişlerinin yüzde 12,2 artarak 13,1 milyar dolara ulaşması, Türkiye’nin bölgesel istikrarsızlık içerisinde bir “güvenli ada” imajını korumaya çalıştığını göstermektedir.

Lojistik Devrim: Orta Koridor’un Artan Stratejik Değeri

Hürmüz Boğazı’nın kapanması ve Kızıldeniz’deki güvenlik krizleri, Çin ile Avrupa arasındaki geleneksel deniz yollarını geçilemez hale getirirken, “Orta Koridor” projesini bir alternatiften stratejik bir zorunluluğa dönüştürmüştür. Türkiye, bu koridorun batı kapısı olarak jeopolitik ağırlığını pekiştirmektedir.

2026 yılı başında Kazakistan üzerinden geçen konteyner treni trafiğinin yüzde 34,4 oranında artması, ticaret yollarının kuzeye kaydığının en somut göstergesidir. Türk Devletleri Teşkilatı (TDT), kriz sonrası dönemde gümrük süreçlerinin dijitalleştirilmesi ve Hazar Denizi geçiş kapasitesinin artırılması için 2026 yılı çalışma planını onaylamıştır. Ancak, Hazar Denizi’ndeki su seviyesinin düşmesi ve altyapı darboğazları gibi yapısal engeller hala mevcuttur.

Finansal Savaş ve “Economic Fury” Yaptırım Rejimi

ABD’nin İran’a yönelik başlattığı “Economic Fury” kampanyası, İran’ın küresel finans sisteminden tamamen izole edilmesini hedeflemektedir. Bu kampanya kapsamında, İran’ın petrol gelirlerini aklamakta kullandığı iddia edilen 35 kuruluş ve birey yaptırım listesine alınmıştır. Türkiye için bu durum, ciddi bir uyum ve yaptırım riski barındırmaktadır. ABD Hazine Bakanlığı (OFAC), Türkiye’deki bazı döviz büroları ve aracı kurumların İran’ın silah programlarını finanse etmek için kullanıldığına dair kanıtlar sunduğu bir iddianame hazırlamıştır. Özellikle Hürmüz Boğazı üzerinden yapılan geçişler için İran’a ödenen “geçiş ücretlerinin” yaptırım kapsamına alınması, bölgedeki tüm deniz ticareti operatörlerini ikincil yaptırım tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştır.

İnsani Hareketlilik ve Sınır Güvenliği: Göç ve Ticaret Dengesi

Savaşın başlamasıyla birlikte Türkiye, İran sınırındaki güvenlik önlemlerini “seviye 4” alarm düzeyine yükseltmiştir. Gürbulak, Kapıköy ve Esendere sınır kapıları, insani kriz ihtimaline karşı sıkı denetim altına alınmıştır. Mart 2026’da yaklaşık 72.000 İranlının Türkiye’den ayrıldığı bildirilse de, aynı dönemde 64.000 civarında İranlının çatışmalardan kaçarak Türkiye’ye giriş yaptığı kaydedilmiştir. Bu hareketlilik, Van ve Ağrı gibi illerde perakende ticaret ve turizm gelirlerinde düşüşe neden olurken, gelen kesimin kalifiye orta sınıftan oluşması Türkiye’nin beşeri sermaye havuzuna katkı sağlama potansiyeli taşımaktadır.

Siyasal İktisat Perspektifinden Gelecek Senaryoları ve Stratejik Öngörüler

2026 İran Savaşı’nın sonuçları, Türkiye-İran ilişkilerini “rekabet içindeki iş birliği” modelinden “kriz odaklı pragmatizm” modeline taşımıştır. Siyasal iktisat uzmanları için önümüzdeki dönemde üç temel senaryo bulunmaktadır:

  1. Uzatmalı Çatışma ve Stagflasyonist Baskı (Olasılık: %35): Hürmüz Boğazı’nın altı aydan uzun süre kapalı kalması, petrol fiyatlarının 150 doların üzerine çıkmasına ve Türkiye’de enflasyonun yüzde 40’ı aşmasına neden olabilir.
  2. Müzakereli De-eskalasyon ve Enerji Hub’ı Dönüşümü (Olasılık: %50): Savaşın sınırlı kalması ve Temmuz 2026’daki gaz kontratının yenilenmesiyle Türkiye’nin bölgesel enerji merkezi konumu perçinlenecektir.
  3. Bölgesel Kaos ve Rejim Değişikliği Baskısı (Olasılık: %15): İran’da bir yönetim vakumu oluşması Türkiye için güvenlik krizi yaratsa da, uzun vadede enerji kaynakları üzerinde daha fazla söz hakkı fırsatı sunabilir.

Sonuç: Kriz Yönetiminden Stratejik Fırsata

2026 İran Savaşı, Türkiye ekonomisi için kısa vadede yüksek maliyetli bir dış şok niteliği taşısa da, jeopolitik konumu sayesinde bu krizi bir fırsata dönüştürme potansiyeline sahiptir. Hürmüz Boğazı’nın kapanması, Orta Koridor’u küresel ticaretin merkezine oturtmuş; İran’ındaki sermaye kaçışı ise Türkiye’nin bölgesel bir operasyon merkezi olma iddiasını güçlendirmiştir. Ancak, enflasyonla mücadele ve cari açığın finansmanı noktalarındaki kırılganlıklar, bu sürecin başarıyla yönetilmesi için sıkı mali disiplin ve proaktif bir enerji diplomasisini zorunlu kılmaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir