Dr. Hamid Şehanegi

Dünya, Orta Doğu’daki yangının alevlerini izlerken, onlarca yıldır bölgeye hükmeden jeopolitik düzen, 100 saatten kısa bir sürede bir kül yığınına dönüştü. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in 28 Şubat 2026 şafağında başlattığı ortak operasyon, yalnızca geleneksel bir askeri çatışma değil, aynı zamanda etkileri İran Platosu’nun sınırlarını aşıp New York’un finans piyasalarına ve Doğu Asya’nın stratejik limanlarına kadar uzanan, dünyanın siyasi ve ekonomik coğrafyasında köklü bir dönüşümün başlangıcıydı. Bu rapor, bu krizin çeşitli boyutlarını uzman bir bakış açısıyla inceleyerek, İran’ın iç yapılarının çöküşünü, küresel enerji krizini, Türkiye’nin istikrarsız durumunu ve bölgedeki güç dengesindeki değişimi derinlemesine analiz etmektedir.
İran’da Yapısal Güç Felci ve Karneli Ekonomiye Geçiş
İran genelinde 2000’den fazla hedefi cerrahi bir hassasiyetle vuran hava ve füze saldırıları, ilk saatlerinde Tahran’daki komuta kademesinin “başının kesilmesiyle” sonuçlandı. Ayetullah Ali Hamaney’in ve Muhammed Pakpur (Kara Kuvvetleri Komutanı), Emir Nasirzade (Savunma Bakanı) gibi Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’nin birçok üst düzey üyesinin ölümü ve siyasi piramidin tepesinde ani bir güç boşluğu oluşması, komuta ve kontrol altyapısına yönelik ağır saldırılarla birleşince, İran ordusu ve paramiliter güçleri bir tür operasyonel felçle karşı karşıya kaldı. Her ne kadar bölgedeki ABD üslerine ve komşu Arap ülkelerinin petrol tesislerine füze saldırıları şeklinde misillemeler hızla ve dağınık bir şekilde başlatıldıysa da, durum budur.
Mart 2026’da İran’ın iç durumu, savaş başlamadan önce bile yapısal krizlerle boğuşan bir “ölmekte olan ekonomi”yi yansıtmaktadır. 28 Aralık 2025’te ülkenin 31 vilayetinin tamamında başlayan geniş çaplı protestolar, rejimin meşruiyetinin, bir yıldan kısa sürede %70’in üzerinde gıda enflasyonu ve riyalin değerinde %50’lik bir düşüş yaşayan halkın gözünde nasıl çöktüğünü gösteriyordu. Dünya Bankası, 2025 sonu raporlarında İran ekonomisinde ciddi bir daralma öngörmüştü, ancak savaşın gerçekliği bu düşüşü tam anlamıyla bir çöküşe dönüştürdü. İran rejimi, savaşa giden aylarda dijital karnelendirme sistemi ve “Fecrane” kredi kartlarını tanıtarak açlık kaynaklı ayaklanmaları engellemeye çalıştı ancak bu plan, istikrarlı mali kaynak eksikliği ve Ulusal Gaz Şirketi’nin istikrarsız gelirlerine dayanması nedeniyle Mayıs 2024’te fiilen askıya alınmıştı. Savaş koşullarında buna geri dönmek, yalnızca daha fazla kaosa ve bir karaborsanın oluşmasına yol açtı. Bugün İran’da, “karnelendirme mantığı”, tüketilen kaloriler, sağlık hizmetleri ve hatta yakıt dahil olmak üzere yaşamın tüm yönlerine hakim olmuş durumda. Öyle ki, hastaların ilaç masraflarına yaptığı katkı payı %42’den %70’e fırlamış ve tedaviye erişim fiilen lüks bir meta haline gelmiştir.
Koalisyon saldırılarının ana hedefi olan İran’ın enerji altyapısı şu anda kritik bir durumdadır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, İsfahan ve Natanz nükleer tesislerine verilen hasarı ilk aşamada “küçük” olarak değerlendirmiş olsa da, savaş alanının gerçekleri, füze tünellerinin ve Asaluye’deki gaz işleme tesislerinin geniş çaplı imhasını göstermektedir. Şubat 2026’da Çaharmahal ve Bahtiyari ile Fars eyaletlerindeki ana gaz boru hatlarında meydana gelen şüpheli patlamalar, amacı kışın zirvesinde konut gaz akışının %40’ını kesmek olan iç dağıtım şebekesinin felç olmasının habercisiydi. Bu kesintiler İran’da yaygın elektrik kesintilerine neden olmakla kalmamış, aynı zamanda Irak ve Türkiye’ye yapılan gaz ihracatını tamamen durdurmuş ve bölgedeki enerji tedarik zincirini benzeri görülmemiş bir şokla karşı karşıya bırakmıştır.
Hürmüz Boğazı’nda Kriz ve Küresel Piyasalarda Stagflasyon Tehdidi
Dünya enerji ticaretinin kalbinin attığı Hürmüz Boğazı’ndaki kriz artık en tehlikeli aşamasına ulaşmıştır. 2 Mart 2026’da İran, bu hayati su yolunu resmen kapattığını duyurdu ve deniz mayınları ile sürat tekneleri kullanarak her türlü geminin geçişini durdurdu. Günde 20 milyon varil petrolün küresel piyasalardan çekilmesine neden olan bu eylem, 9 Mart 2026’da Brent petrol fiyatını 119 dolar sınırına taşımıştır. Goldman Sachs ve Deutsche Bank gibi büyük küresel bankaların analistleri, bu durumun üç haftadan fazla sürmesi halinde petrol fiyatının 200 dolarlık tarihi rekora ulaşabileceği ve bunun kaçınılmaz sonucunun küresel bir stagflasyon olacağı uyarısında bulunmaktadır. Burada kilit nokta, büyük deniz sigorta şirketlerinin Basra Körfezi’ndeki savaş risklerini kapsam dışı bırakmasıdır ki bu, fiziksel bir çatışma olmasa bile tankerlerin hareketini fiilen engellemektedir.
Türkiye ve Bölge: Enerji, Transit ve Jeopolitik Baskıların Kesişimi
Bu arada, enerjide İran ve Rusya’ya en bağımlı ülkelerden biri olan Türkiye, bu ekonomik fırtınanın merkez üssünde yer almaktadır. Savaş öncesinde bile %31.53 enflasyon ve sanayi üretiminin GSYİH içindeki payının %23.6’dan %15.9’a düşmesiyle boğuşan Türkiye ekonomisi, şimdi de karşılanması zor enerji maliyetleriyle karşı karşıyadır. Analistler, petroldeki her 10 dolarlık artışın Türkiye’nin cari açığına 7 milyar dolar eklediğini ve petrolün 100 doları geçmesiyle Ankara’nın bütçe açığının 60 milyar dolara ulaşacağını, bunun da Merkez Bankası’nın %16’lık enflasyon hedefini fiilen bir hayale dönüştüreceğini tahmin etmektedir. Ekonomik tehditlerin yanı sıra Türkiye, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının İran ve vekil güçleri tarafından hedef alınma olasılığı ve yeni bir mülteci dalgası gibi ciddi güvenlik riskleriyle de karşı karşıyadır. 10 Mart 2026 itibarıyla İran sınırlarından toplu bir çıkış bildirilmemiş olsa da Ankara, 560 kilometrelik sınırı boyunca beton duvarları ve optik gözetleme kulelerini güçlendirerek en kötü senaryolara hazırlanmıştır.
Orta Asya bölgesi de bu savaşın sonuçlarından muaf kalmamıştır. İran’dan gıda ihracatının aniden durması, Kazakistan, Türkmenistan ve Tacikistan’da fiyatların keskin bir şekilde artmasına ve gıda güvenliğinin tehdit edilmesine neden olmuştur. Kuzey-Güney Koridoru’nda ana transit güzergâh olarak İran’a bel bağlayan bu ülkeler, şimdi Rusya ve İran’a olan bağımlılıklarını azaltmak ve batı pazarlarına bağlanmak için hızla “Orta Koridor”a yönelmektedir. Bu değişimler, Moskova’nın kendi arka bahçesindeki jeopolitik nüfuzunun daha da zayıfladığını ve bölge ülkelerinin geleneksel güçlerin düşüşünün gölgesinde çok taraflı politikalar benimseme eğilimini göstermektedir.
Küresel piyasalar düzeyinde, İran savaşından kaynaklanan şok, gübre, alüminyum ve şeker gibi hayati maddelerin tedarik zincirlerini de bozmuştur. Dünyadaki üre ve amonyak ihracatının yaklaşık %30’u bu bölgeden karşılandığı için ihracatın durması, tarımsal hammadde fiyatlarında sıçramaya neden olmuş ve önümüzdeki aylarda dünya genelinde gıda enflasyonu olarak kendini gösterecektir. Dünyanın büyük merkez bankaları, özellikle de ABD Merkez Bankası (Fed), şimdi zor bir durumdadır; faiz indirimi beklenirken, enerji fiyatlarından kaynaklanan enflasyonist baskı, onları faiz oranlarını korumaya hatta artırmaya zorlayabilir ve bu da küresel durgunluk riskini iki katına çıkarır.
Uluslararası tepkiler de küresel yönetişim kurumlarının felç olduğunu göstermektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Doğu (Çin ve Rusya) ve Batı blokları arasındaki derin kutuplaşma nedeniyle acil toplantılarında çatışmaları durdurmaya yönelik herhangi bir etkili karar alamamıştır. Petrolünün %40’ını ve sıvılaştırılmış doğal gazının (LNG) %30’unu Hürmüz Boğazı üzerinden temin eden Çin, çelişkili bir duruma düşmüştür; bir yandan İran’la diplomatik uyum içindeyken, diğer yandan bölgedeki istikrar ekonomik hayatta kalması için hayati önem taşımaktadır. Bu diplomatik çıkmaz, Amerika Birleşik Devletleri’nin tek taraflı güç kullanımıyla birleşince, uluslararası normların daha da aşındığına ve uluslararası ilişkilerde salt güç mantığına geri dönüldüğüne işaret etmektedir.
Nihai Analiz
Nihai analizde, Orta Doğu Savaşı yalnızca birkaç ülke arasındaki askeri bir çatışma değil, aynı zamanda Orta Doğu’daki görece istikrar döneminin sonu ve dünyanın ekonomi politiğinde radikal bir belirsizlik çağının başlangıcıdır. İran’da güç yapısının çöküşü, enerjinin bir savaş silahına dönüşmesi ve uluslararası kurumların krizi yönetmedeki yetersizliği, tedarik zinciri güvenliğinin ve transit yolların çeşitlendirilmesinin kan ve zenginlik pahasına elde edildiği bir dünyaya girildiğini göstermektedir. Türkiye ve bölgedeki diğer ülkeler için bu savaşın dersleri askeri meselelerin ötesine geçmektedir; enerji ithalatına bağımlı ekonomik büyüme modellerini yeniden gözden geçirme gerekliliği ve jeopolitik şoklara karşı dayanıklı sistemler oluşturma ihtiyacı artık ulusal güvenliğin birinci önceliği haline gelmiştir. Patlamaların dumanı Basra Körfezi üzerinde hâlâ görülebilirken, dünya savaş öncesi düzene dönüş olmadığını ve yıkılanı yeniden inşa etmenin, şu anda savaşın tozu arasında görünmeyen, onlarca yıl ve küresel bir irade gerektireceğini çok iyi anlamıştır.
Hürmüz Boğazı’nın sürekli tıkalı kalması yalnızca petrol ihracatını felç etmekle kalmamış, aynı zamanda Katar’dan LNG akışını keserek Avrupa’yı Ukrayna savaşının neden olduğu krizden çok daha şiddetli yeni bir enerji kriziyle karşı karşıya bırakmıştır. Avrupa’da gaz fiyatları savaşın başlamasından sonraki birkaç gün içinde %25 artmış olup, çatışmaların devam etmesi halinde Almanya ve Fransa’daki birçok ağır sanayinin üretimi durdurmak zorunda kalacağı tahmin edilmektedir. Bu durum, Avrupa hükümetleri üzerinde hızlı bir diplomatik çözüm bulmaları için siyasi baskıyı artırmıştır, ancak Washington’un İran’ın ancak “kayıtsız şartsız teslimiyetini” kabul edeceği yönündeki katı tutumu göz önüne alındığında, barış umudu oldukça karanlık görünmektedir. Bu arada Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, yedek üretim kapasitelerine sahip olmalarına rağmen, ihracat yollarındaki güvensizlik ve İran’ın Ras Tanura gibi petrol terminallerine düzenlediği füze saldırıları nedeniyle piyasadaki açığı kapatabilecek durumda değillerdir.
İran’ın iç kesimlerinde, büyük şehirlerden gelen raporlar mal ve ilaç dağıtım sisteminin çöktüğünü göstermektedir. Petrol gelirlerinin kesilmesi ve kalan varlıkların dondurulmasıyla, merkezi hükümet fiilen destek programlarını finanse etme kabiliyetini kaybetmiştir. Savaş arifesinde Merkez Bankası başkanının değiştirilmesi de riyalin serbest düşüşünü engelleyememiş ve şu anda ülkenin birçok yerinde takas sistemi ulusal paranın yerini almıştır. Yollardaki güvensizlik ve ulaşım sektöründeki grevler gıda dağıtımını aksatmış olup, önümüzdeki haftalarda İran’ın uzak bölgelerinde kıtlık krizi yaşanmasından korkulmaktadır. Üst düzey liderlerin öldürülmesiyle birleşen bu koşullar, muhalif grupların ve yerel direniş çekirdeklerinin Kirmanşah ve Kerec gibi şehirlerde güvenlik güçlerine karşı silahlı faaliyetlere yavaş yavaş başlamasına yol açmış olup, bu da İran’ın dış işgalin gölgesinde potansiyel bir iç savaşa doğru kaydığını göstermektedir.
Askeri gelişmeler ayrıca, ABD’nin ileri teknoloji silahlar ve geniş çaplı siber saldırılar kullanarak, İran’ın savunma ve füze kabiliyetlerinin büyük bir kısmını ilk saldırı dalgasında etkisiz hale getirmeyi başardığını göstermektedir. Ancak İran’ın “asimetrik savaş” stratejisi kullanması ve seyyar ve yeraltı platformlarından seyir füzeleri fırlatması, İran’ın taarruz kabiliyetini tamamen ortadan kaldırmanın kolay olmadığını göstermiştir. Birkaç gelişmiş Amerikan insansız hava aracının imha edilmesi ve Kuveyt semalarında dost uçaklarının vurulması gibi talihsiz olaylar, bu savaş alanının olağanüstü karmaşıklığını ve Trump yönetiminin ilk tahminlerinin aksine çatışmanın uzama ihtimalini göstermektedir.
Sonuç olarak, 2026 Savaşı “modern tarihin en büyük lojistik ve enerji krizi” olarak anılacaktır. İran’ın güç yapısını değiştirmek koalisyonun birincil hedefi olsa da, Türkiye’de ekonomik düzenin çöküşü, Orta Asya’da gıda güvenliğinin tehdit edilmesi ve küresel durgunluk riski gibi yan maliyetler, bu askeri zaferin sürdürülebilirliği konusunda ciddi soruları gündeme getirmiştir. Dünya, bu askeri zaferin, bir rejimi yok etmenin bedelinin küresel refahın çöküşü ve ekonomik bir karanlık çağa dönüş olduğu uzun vadeli bir stratejik yenilgiye dönüşmesinden her zamankinden daha fazla endişe duymaktadır. Finans piyasaları, petrol fiyatlarını “uzun savaş” senaryosuna göre belirleyerek, hızlı bir barış vaatlerine inanmadıklarını ve kendilerini küresel ekonomide zorlu ve uzun bir döneme hazırladıklarını fiilen göstermişlerdir.
Türkiye sınırlarındaki gelişmeler de Ankara’nın göç politikalarında bir paradigma değişikliğine işaret etmektedir. Suriye krizinin aksine, Türkiye bu kez çok daha katı bir yaklaşım benimsemiş ve insani durumlar da dahil olmak üzere herhangi bir mülteciyi kabul etmeyi reddetmiştir. 380 kilometrelik beton duvar inşa edilmesi ve sınırların akıllı gözetleme kuleleriyle donatılması, Erdoğan hükümetinin 2011 deneyimini tekrarlamamaya yönelik ciddi kararlılığını göstermektedir. Bu durum, Türkiye’de iç ekonomik baskıların, sadece Şubat ayında meyve ve sebze fiyatlarının %17 artmasının, bu ülkede toplumsal huzursuzluk potansiyelini artırdığı bir zamanda yaşanmaktadır. Analistler, İran’daki savaşın uzun süreli bir iç savaşa dönüşmesi halinde Türkiye’nin “ekonomik çöküş” ve “sınır istikrarsızlığı” şeklindeki ikili tehditle karşı karşıya kalacağı ve bunun ülkenin NATO’nun doğu kanadındaki istikrar direği rolünü ciddi şekilde zayıflatabileceği uyarısında bulunmaktadır.
Genel olarak, tanık olduğumuz şey Tahran’da bir rejim değişikliğinin ötesine geçmektedir; bu, dalgaları İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemden kaynaklanan tüm güvenlik ve ekonomik yapıları sarsan bir “jeopolitik depremdir”. İran’da müzakere edebilecek birleşik bir liderliğin olmaması, ABD’nin mutlak teslimiyette ısrar etmesi ve BM’nin felç olması, “yok etme gücünün” “inşa etme iradesini” geride bıraktığı karanlık bir geleceğe işaret etmektedir. Dünya artık yalnızca bir rejimin çöküşünü değil, onlarca yıldır enerji güvenliğini ve ekonomik istikrarı garanti altına alan karmaşık bağların çözülüşünü izlemektedir. Bu rapor, petrolün eşi benzeri görülmemiş fiyatlardan işlem gördüğü, İran ve bölgede milyonlarca insanın açlık ve bombalanma korkusuyla yaşadığı ve diplomasinin Güvenlik Konseyi’nin kapalı kapıları ardında son nefeslerini verdiği bir sırada sona ermektedir.