Prof. Dr. Pervane Memmedli

Edebiyat, bir milletin ruhudur. Bu ruhu anlamak, yazılmamış sayfaları gün yüzüne çıkarmak, yalnızca edebiyat araştırmacılarının değil, tüm bir halkın ortak vicdani borcudur. Bu borcun en hayati göründüğü coğrafyalardan biri ise kuşkusuz, ikiye bölünmüş bir milletin yaşadığı Azerbaycan’dır. Bugün Güney Azerbaycan edebiyatı üzerine sürecek tartışmalar, aslında bir halkın kültürel varlığını koruma mücadelesinin ve jeopolitik parçalanmışlığa karşı direnişinin stratejik haritasını çıkarmaktır.
Parçalanmanın Edebiyattaki Sesi
Dünya milletlerinin tarihine bakıldığında 19. yüzyıl, devletçilik fikirlerinin güçlendiği, parçalanmış toprakların birleştirildiği bir dönem olarak öne çıkar. Ne var ki Azerbaycan için bu yüzyıl, tam tersine, parçalanma, yabancılaşma ve işgallerle damgalanmıştır. 1813’teki Gülistan ve 1828’deki Türkmençay anlaşmaları yalnızca diplomatik belgeler değildi; aynı zamanda bir milletin ruhuna çekilmiş keskin sınırlardı. Bu sınır, ulusal hafızada yalnızca siyasi bir ayrılık olarak değil, kültürün, dilin, kan bağlarının parçalanması olarak yaşandı.
Bin yıllık kültürel beşik olan Güney Azerbaycan, Kuzey için her daim bir kaynak olagelmişti. Ne var ki bu kaynağın üzeri zorla kapatıldı, ikiye ayrılan bir halka yabancı eller uzandı. İşte edebiyat, tam da bu noktada yalnızca bir estetik etkinlik değil, aynı zamanda bir direniş, bir varoluş biçimi haline geldi.
İki Katlı Baskı ve Dilin Sığınağı
- yüzyılın ortalarından itibaren Güney Azerbaycan edebiyatı iki katlı bir baskı altında şekillendi: bir yanda Fars şovenizminin asimilasyon politikası, diğer yanda Sovyet Azerbaycan’ıyla yaşanan ayrılık. Bu parçalanma yalnızca siyasi coğrafyada değil, insan bilincinde de derin sınırlar yarattı. Güneyli şairler için “dil” hem bir mücadele aracı hem de milli kimliğin son sığınağı oldu.
Rıza Şah dönemindeki “dil yasağı” politikası, Azerbaycan Türkçesini evlerde saklanan bir kültüre dönüştürdü. Ancak saklanan bu kültür, güçlü kökleri sayesinde yok olmadı. Siyasetin başaramadığını edebiyat üstlendi: Güney’in derdi şiirde, romanda, publisistikada yaşadı. Samed Vurgun, Süleyman Rüstem, Mir Celal, Mehdi Hüseyin, M.S. Ordubadi, Mirza İbrahimov gibi Kuzeyli yazarların eserlerinde Tebriz motifleri işlendi. Şehriyar’ın “Heyderbabaya Selam”ı Kuzey’de okunduğunda, bölünmüş bir halkın hafızasında kıvılcım gibi çaktı. Bahtiyar Vahapzade’nin “Gülistan” destanı ise siyasi sınırların şiirsel mahkumiyetini ifşa etti.
1941–1946: Kısa Süren Umut, Derin İzler
1941’de Sovyet ordularının İran’a girmesi, Azerbaycan halkının tarihinde yeni bir dönemi başlattı. Aras’ın iki yakasında yıllardır birbirinden ayrı düşen insanlar arasında ilk kez canlı bir iletişim kuruluyordu. Bu yalnızca siyasi bir hadise değil, aynı zamanda milli hafızanın uyanışıydı. Sovyet ordusu bünyesinde Güney’e giden aydınlar, hem yayımcı hem de kültürel köprü rolü oynadılar.
Ne var ki bu umut kısa sürdü. Ne Sovyetler Birliği ile İran arasındaki anlaşma, ne de uluslararası dengeler Güney Azerbaycan’ın siyasi bağımsızlığını tanıyordu. Dünya güçleri için bu mesele, milli kurtuluş ideali değil, jeostratejik bir denge sorunuydu. 1946’da Milli Hükümet’in düşüşü ve Pişeveri’nin trajik sonu, Güney edebiyatında yeni bir evre açtı: binlerce aydın, yazar ve şair Kuzey’e –Sovyet Azerbaycan’ına– göç etti.
Bu göç, yalnızca siyasi değil, edebi muhitin de kaderini değiştiren bir olaydı. Balaş Azeroğlu, Medine Gülgün, Söhrap Tahir, Ali Tude, Kahraman Kahramanzade, Hekime Billuri ve daha niceleri, artık Azerbaycan SSC’nin edebiyat dünyasının ayrılmaz parçası oldular. Onların şiirleri, vatan hasretinin, gurbetin, parçalanmanın ve aynı zamanda umudun şiirleriydi. Güneyli şairler eserlerinde Güney konusunu sürekli gündemde tutarak, onu Kuzey okuyucusunun milli hafızasına kazıdılar.
Kültürel Direniş ve Bugüne Taşınan Miras
Güney Azerbaycan edebiyatının en önemli özelliklerinden biri, onun “kültürel direniş edebiyatı” olmasıdır. Şairler için yazmak, yalnızca estetik bir eylem değil, milli varlığı koruma aracıydı. Pehlevi döneminde hüzün, mahrumiyet, korku ve yabancılaşma edebi üslubun başlıca özellikleri haline geldi. Ancak tam da bu hüzünlü edebiyat, Şehriyar, Sahir, Sehend, Savalan, Muhammed Birya, Ali Fitret, Mir Mehdi Etimad ve yüzlerce az tanınan şairin yaratıcılığında gelecek özgürlük arzularının tohumlarını korudu. Onlar şiirlerinde “yarım kalan vatan”, “kaybedilmiş toprak”, “esir dil” gibi imgelerle halkın ikiye bölünmüş kaderini dile getirdiler.
Bu edebiyatın bir diğer stratejik boyutu ise Kuzey ile Güney arasında kurduğu ruhani köprü oldu. Farklı üsluplara karşın, Samed Vurgun’un romantik amalı, Süleyman Rüstem’in nostaljik kardeşlik vurgusu, Resul Rıza’nın simgesel-felsefi yaklaşımı, hepsi ortak bir milli duygunun ifadesiydi. Siyasi açıdan yarım kalmış bu köprü, edebiyat düzleminde bütünlüklü bir “milli manzara” oluşturdu.
Edebiyat Olmadan Milli İrade Tamamlanmaz
Victor Hugo’nun dediği gibi, her siyasi devrimin arkasında bir kültürel devrim vardır. Azerbaycan halkının siyasi tarihi kimi zaman yenilgilerle, yarım kalmış hareketlerle hafızalara yazılsa da, kültürel devrim –yani edebiyat– halkın ruhunu korudu. Bugün de Güney ve Kuzey edebiyatı, birbirini tamamlayan iki kanat olarak bütünlüklü milli kültürün yükselmesini sağlamaktadır.
Prof. Dr. Yaşar Karayev’in haklı olarak vurguladığı gibi, bu milleti bugüne kadar siyasi şuarlar değil, şiir birleştirdi. Aras nehri toprakları ayırsa da, şiir, yürekler arasında Aras’a dönüşmeye izin vermedi. Bir halkın felci, ancak bu edebi damarların kesilmesiyle gerçekleşebilirdi. O damar ise hâlâ yaşıyor.
Güney Azerbaycan edebiyatının yazılmamış sayfalarını gün yüzüne çıkarmak, bu mirası sistematik bir şekilde araştırmak ve her iki yakadaki ortak kültürel hafızayı inşa etmek, bugün yalnızca edebiyat tarihçilerinin değil, tüm stratejik düşünce kurumlarının öncelikli meselesi olmalıdır. Çünkü öğrenilmeyen edebiyat, unutulmuş tarih; unutulmuş tarih ise zayıflayan milli kimlik demektir. Parçalanmış coğrafyalarda bir arada kalmanın sırrı, ortak ruha sahip çıkmaktan geçer. Bu ruhun adı ise edebiyattır.