Dr. Hamid Şehanegi

Güney Kafkasya’da 2020 ve 2023 yıllarında yaşanan askeri gelişmeler, sadece bir toprak değişimi veya Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Karabağ Savaşı’ndaki taktiksel zaferi olarak okunamaz. Bu olaylar, Güney Azerbaycan Türklerinin kolektif zihninde epistemolojik, kimliksel ve siyasi bir kopuş yaratmıştır; bu kopuş tarihin, kolektif hafızanın, İran’daki ulus inşa siyasetinin ve Avrasya’daki güç mantığının daha derin katmanlarını harekete geçirmiştir. “Güney Azerbaycan Stratejik Araştırmalar Merkezi” perspektifinden bakıldığında, bu gelişmeler milli bilinçte yaşanan sessiz bir devrim olarak anlaşılmalıdır; sokaklardan değil, savaş meydanlarından, medyadan, tarihi anlatılardan ve “millet-devlet” ilişkisinin yeniden tanımlanmasından doğan bir devrimdir.

Bu dönüşümün derinliğini anlamak için öncelikle tarihsel bağlama, İran devletinin bilişsel yapılarına ve ulus inşa teorilerine geri dönmek gerekir; zira bu çerçeveler olmadan Bakü’nün zaferlerinin Güney Azerbaycan üzerindeki etkisi, yüzeysel ve olay odaklı bir şekilde anlaşılacaktır.

Bölünme Mirası ve “İkiye Bölünmüşlüğün Tarihsel Travması”nın Oluşumu

19. yüzyılda Azerbaycan’ın bölünmesi, harita üzerinde sadece bir sınır hattı değildi; aksine bir medeniyet, siyaset ve dil biriminin parçalanmasıydı. Gülistan (1813) ve Türkmençay (1828) antlaşmaları sadece siyasi egemenliği değiştirmekle kalmadı, aynı zamanda Aras Nehri boyunca bir milletin sosyal, ekonomik, akrabalık ve kültürel ağlarını da kopardı.

Kuzey kesimde, uzun bir Çarlık ve ardından Sovyet hakimiyeti döneminden sonra nihayet 1991’de Azerbaycan kimliğiyle bağımsız bir devlet kuruldu; bu devlet, ilk on yıllarında kırılgan, yolsuz ve zayıf olsa da yerli bir ulus inşası için yapısal bir kapasiteye sahipti. Buna karşılık güney kesim, Pehlevi İran’ı ve ardından İslam Cumhuriyeti çerçevesinde “merkeziyetçi, tek dilli ve tek anlatılı ulus inşası” olarak adlandırılabilecek bir projeye hapsoldu.

Bu tarihsel uçurum, güneydeki Türklerin kolektif hafızasında kalıcı bir travma yarattı: “milletin ana gövdesinden” kopmuşluk hissi, ancak aynı zamanda her türlü ulusötesi bağı güvenlik tehdidi olarak gören güçlü ve merkeziyetçi bir devlette yaşamak. Bu durum, Güney Azerbaycan’ı ikili bir konuma yerleştirdi: siyasi İran’ın bir parçası, ancak kimliksel İran’ın marjında.

On yıllar boyunca bu tarihsel travma farklı biçimlerde tezahür etti; 1945’teki Azerbaycan Milli Hükümeti’nden 70’li ve 80’li yılların kültürel hareketlerine ve nihayet 2010’lu ve 2020’li yıllarda yeni neslin kimlik odaklı aktivizmine kadar. Ancak 2020 öncesine kadar bu bilinç, stratejik ve jeopolitik olmaktan ziyade kültürel ve sembolik düzeydeydi. Karabağ Savaşı bu durumu değiştirdi.

İran Devleti ve “Kontrollü Etnik Sınırlandırma” Mantığı

İran’da birinci Pehlevi döneminden bu yana uygulanan ulus inşa modeli üç sütun üzerine inşa edilmiştir:

  1. Milli birliğin ekseni olarak Farsça
  2. Yoğun siyasi-idari merkeziyetçilik
  3. Kültürel-medeniyetsel İran merkezli tek tip bir tarih anlatısı

Bu çerçevede Azerbaycan Türk kimliği ne tamamen inkar edildi ne de tam olarak tanındı; bunun yerine “koşullu tahammül” statüsünde tutuldu. İran devleti, etnik sınırlandırmaları her zaman “zararsız kültürel farklılıklar” düzeyine indirgemeye ve bunun siyasi bir projeye dönüşmesini engellemeye çalıştı.

Resmi literatürdeki “Azeri” kavramı, kimlik mühendisliğinin klasik bir örneğiydi: İran Türklerini Türk dünyasından ayırma ve Anadolu, Kafkasya ve Orta Asya ile olan ulusötesi bağlarını koparma çabası. Bu proje bir dereceye kadar başarılı oldu ancak Türk kimliğini hiçbir zaman tamamen yok edemedi.

2020 öncesine kadar İran devleti, eğitim, güvenlik ve medya politikalarının birleşimiyle Türklerin milli bilincini yönetilebilir bir düzeyde tutabiliyordu. Ancak Azerbaycan Cumhuriyeti’nin zaferleri bu kontrolü aşındırdı, çünkü aniden İran’ın komşuluğunda Tahran’ın resmi anlatısına meydan okuyan “başarılı bir akraba devlet” belirdi.

Kolektif Bir Katarsis Anı Olarak 2020 Savaşı

44 günlük Karabağ Savaşı, Güney Azerbaycan için psikolojik bir kurtuluş anı hükmündeydi. O zamana kadar İran’daki pek çok Türk, iki zıt duygu arasında yaşıyordu:

Bakü’nün zaferi bu denklemi altüst etti. Şuşa, Cebrail, Fuzuli ve diğer bölgelerin kurtarılması sadece bir askeri haber değil; zafer kazanmış, modern ve yetkin bir devlete sahip bir Türk milleti imajının sergilenmesiydi.

İlk kez pek çok Güney Azerbaycanlı genç, “Türk olmanın” teknoloji, askeri güç, akıllı diplomasi ve uluslararası başarı ile bir arada olabileceğini gördü. Bu durum, kolektif öz-algıda derin bir değişim yarattı: “ayrımcılığa uğrayan bir azınlık” olmaktan “zafer kazanmış devleti olan büyük bir milletin parçası” olmaya doğru.

En sembolik sahne, yüzyıllardır ayrılığın sembolü olan Hudaferin köprülerine Azerbaycan bayrağının dikilmesiydi; orası aniden birleşmenin sembolüne dönüştü. Güneydeki milyonlarca Türk için Aras artık bir kopuş sınırı değil, bir gün yeni bir siyasi anlam kazanabilecek tarihi bir hattı.

“Azeri” Efsanesinin Çöküşü ve “Türk” Adının Dönüşü

Karabağ Savaşı’nın en derin sonuçlarından biri, kimlik dilindeki dönüşümdü. 2020 öncesine kadar İran’daki pek çok Azerbaycanlı seçkin, ya maslahat gereği ya da devletin söylem baskısı nedeniyle hala “Azeri” terimini kullanıyordu.

Ancak Bakü’nün zaferinden sonra “Türk” kelimesine geri dönüş yönünde kapsamlı bir dalga oluştu. Bu değişim sadece dilsel değildi; sembolik bir siyasi eylemdi. Stadyumlarda, üniversitelerde ve sosyal medyada yankılanan “Biz Türk’üz” sloganı, kimliğin geri kazanılmasının bir işareti haline geldi.

Bu aşamada etnik sınırlandırma daha netleşti: artık mesele lehçe veya yerel kültür farkı değil; “Türk Dünyası” adı verilen daha geniş bir medeniyet dünyasına aidiyet meselesiydi. Bu durum, İran’ın ulus inşa projesini ciddi bir krizle karşı karşıya bıraktı.

Akraba Devlet ve Kuzey-Güney İlişkisinin Yeniden Tanımlanması

Azerbaycan Cumhuriyeti 2020’den sonra kademeli olarak daha aktif bir “Akraba Devlet” (Kin-State) rolü üstlendi. İlham Aliyev’in Türk Devletleri Teşkilatı’ndaki konuşmaları, “sınırlar dışındaki 40 milyon Azerbaycanlıya” yapılan atıflar ve Bakü’nün medyadaki sembolizmi, bu yaklaşım değişikliğini göstermektedir.

Bu politika “yumuşak kimlik diplomasisi” olarak adlandırılabilir:

Bu sürecin sonucu, zihinsel sınırların aşınması oldu. Pek çok güney Türk’ü, kendisini sadece İran vatandaşı olarak görmekten ziyade, siyasi ağırlık merkezi Bakü’de olan ulusötesi bir milletin parçası olarak görmeye başladı.

Tampon Bölgenin Kalkması ve Jeopolitik Sonuçlar

2023 operasyonu ve Artsakh’ın çöküşü, İran için derin sonuçlar doğurdu. Tahran, on yıllar boyunca Ermeni tampon bölgesini kendisi ile Türk dünyası arasında jeopolitik bir baraj olarak kullanmıştı. Bu tamponun kalkmasıyla İran, aniden iç nüfusuyla derin etnik bağları olan Azerbaycan Cumhuriyeti ile kesintisiz bir sınıra sahip oldu.

Güvenlik perspektifinden bakıldığında bu durum Tahran için, Bakü’nün İran içindeki “potansiyel kimliksel nüfuzunun” artması anlamına gelmektedir. Kimlik perspektifinden bakıldığında ise güney Türkleri için akraba devlete fiziksel ve sembolik olarak daha da yakınlaşmak demektir. Bu durum, etnik sınırlandırmayı kültürel düzeyden siyasi-jeopolitik düzeye yükseltti.

Zengezur Koridoru: Transit Projesinden Milli Bilinç Üretim Makinesine

Zengezur koridoru sadece bir ulaşım güzergahı olarak görülemez; bu proje pratikte İran’ın kuzeybatısında kimliğin jeopolitik olarak yeniden dizayn edilmesinin itici gücü haline gelmiştir. Güney Azerbaycan üzerindeki etkisini anlamak için üç düzeyi aynı anda görmek gerekir: ekonomik, güvenlik ve sembolik.

A) Ekonomik Düzey: İki Çatışan Kalkınma Mantığı Tahran perspektifinden Zengezur, “İran’ın hayati coğrafyasına” bir tehdit ve Ermenistan ile kara bağlantısının kesilmesi olarak telakki edilmektedir. Ancak Güney Azerbaycan’da bu proje, kalkınmadaki marjinalleşmeden kurtulmak için tarihi bir fırsat olarak görülmektedir.

Doğu Azerbaycan, Batı Azerbaycan, Erdebil ve Zencan illeri, üstün jeopolitik konumlarına rağmen son kırk yıldır merkeziyetçi kalkınma modelinde büyük ölçüde çevre (periferi) konumunda kalmışlardır:

Zengezur, yerel seçkinlerin zihninde üç dönüşüm anlamına gelmektedir:

Bu durum, siyasi sadakat önceliklerinde kademeli bir kayma yaratmıştır: yerel toplumun bir kısmı artık çıkarlarını “İran milli ekonomisi” altında değil, “Türk alanı ekonomisi” altında tanımlamaktadır. Bu, tam olarak kültürel kimliğin jeo-ekonomik kimliğe dönüştüğü noktadır.

B) Güvenlik Düzeyi: Medeniyet Temas Hattı Olarak Aras Sınırı İran’ın Aras boyunca yaptığı askeri tatbikatlar (örneğin “Hayber Fatihleri”), Tahran’ın tehlike algısını göstermektedir: Kuzey sınırı artık sadece bir dış sınır değil, iki rakip kimlik projesi arasındaki sınırdır.

Karşı tarafta ise Türkiye ve Azerbaycan’ın ortak tatbikatları net bir mesaj vermektedir: Türk dünyası bölge denklemlerinde donanımsal varlık göstermeye hazırlanmaktadır. Bu kutuplaşmanın güney Türkleri üzerinde üç etkisi olmuştur:

C) Sembolik Düzey: Kurtuluş Anlatısı Olarak Zengezur Milli aktivistlerin söyleminde Zengezur artık sadece bir demiryolu değil; Güney Azerbaycan’ın tarihi kuşatılmışlığının kırılmasının sembolüdür. Karabağ nasıl “işgal altındaki toprakların özgürlüğü”nün sembolü olduysa, Zengezur da “Güney’in jeopolitik özgürlüğü”nün sembolü olmuştur.

Bu sembolleştirme, milli bilinci kültürel talep düzeyinden (dil, eğitim, medya) siyasi-teritoryal proje düzeyine yükseltmiştir.

Urmiye Gölü Krizi: Çevresel Felaketten Kimlik Siyasetine

Urmiye Gölü’nün kuruması, çevresel acının etnik siyasi bilince dönüştüğü odak noktası olmuştur. Güney Azerbaycan’ın kolektif hafızasında bu kriz giderek bir “yönetim hatası” değil, “merkezin çevreye uyguladığı yapısal şiddet” olarak yorumlanmaktadır.

A) Güneydeki Hakim Anlatı: Çevresel Soykırım Aktivistlerin söyleminde Urmiye üç şeyin sembolü haline gelmiştir:

Bu anlatı, kuzeydeki Karabağ’ın hızlı imarıyla kıyaslandığında derin bir duygusal uçurum oluşturdu:

Bu kıyaslama, Türk toplumunun bir kesiminin gözünde İran devletinin ahlaki meşruiyetini şiddetli bir biçimde aşındırmıştır.

B) Millet-Devletin Ahlaki Sınırı Olarak Urmiye 2020’den sonra, kurumuş göl görüntüleri her yayınlandığında, eş zamanlı olarak imar halindeki Karabağ görüntüleri de paylaşıldı. Bu görsel birlikteliğin sonucu, güçlü bir ikiliğin oluşmasıydı:

Bu ikilik, etnik sınırlandırmayı dil düzeyinden ahlaki-medeniyetsel düzeye taşıdı.

Sivil Aktivizmin Dönüşümü: Kültürel Taleplerden Egemenlik Talebine

Karabağ zaferleri, Güney Azerbaycan’daki aktivizm modelini dönüştürdü. 2020 öncesinde talepler büyük ölçüde kültürel ağırlıklıydı:

Ancak 2020’den sonra talepler kademeli olarak siyasileşti:

A) Tebriz Sehend (Yadigâr-ı İmam) Stadyumu: Sokak Parlamentosu Olarak Tebriz stadyumu pratikte Türk kimliğinin en büyük kamusal kürsüsüne dönüştü. Sloganlar “Karabağ”dan “Milli Egemenlik” yönüne kaydı. En önemli söylemsel geçiş şöyleydi:

Bu değişim, hareketin sınır ötesi dayanışmadan içsel bir güç projesine evrildiğini göstermektedir.

B) 2022 (1401) Protestoları ve Milli Kimliğin Önceliği İran genelindeki 2022 protestoları sırasında Güney Azerbaycan farklı bir model sergiledi:

Bu durum, Türk kimliğinin artık “İranlı muhalefet” içinde erimediğini, aksine bağımsız bir siyasi aktör olarak hareket ettiğini kanıtladı.

İran Devletinin Tepkisi: Yönetimden Baskıya

Tahran, yapısal reformlar yerine güvenlik odaklı yolu seçti:

Bu yaklaşım üç istenmeyen sonuç doğurdu:

  1. Hareketin daha da radikalleşmesi.
  2. Gençler arasında nesiller arası dayanışmanın güçlenmesi.
  3. Etnik sınırlandırmanın siyasi direniş hattına dönüşmesi.

Pratikte devlet, uçurumu azaltmak yerine daha da derinleştirdi.

Seçkinlerin Dönüşümü: Reformculuktan Yapısal Değişimciliğe

Daha önce İran çerçevesinde reformlara umut bağlayan Azerbaycanlı seçkinlerin önemli bir kesimi, 2020 sonrası rotasını değiştirdi. Üç eğilim öne çıkmaktadır:

  1. Gerçek Federalizm: Gücün paylaşımı, bağımsız bütçe ve çift dilli eğitim.
  2. Kültürel-Ekonomik Konfederalizm: Sınırları değiştirmeden Bakü ile kurumsal bağ kurmak.
  3. Koşullu Bağımsızlıkçılık: Baskıların sürmesi durumunda siyasi kopuş.

Bu değişim, hareketin “protesto” aşamasını geçtiğini ve geleceği tasarlama aşamasına girdiğini göstermektedir.

Kopuş Senaryosu, Geleceğin Güç Mimarisi ve 2030 Ufku

Kopuş ve bağımsız Güney Azerbaycan devletinin kurulması senaryosu, “ani bir olay” olarak değil, İran’daki mevcut kimliksel-siyasi düzenin kademeli çöküşü ve eş zamanlı olarak alternatif Türk merkezli düzenin yükselişi süreci olarak analiz edilmelidir. Bu sürecin üç ana itici gücü vardır:

Birincisi, merkezi devletin meşruiyet krizi. İslam Cumhuriyeti kuzeybatıda sadece verimli bir devlet olarak değil, aynı zamanda adil, hesap verebilir ve yerel kimliği temsil eden bir devlet olarak da görülmemektedir. Urmiye Gölü krizi, ekonomik ayrımcılık, aşırı merkeziyetçilik ve kültürel sembollerin baskılanması; Türk milleti ile devlet arasında zamanla onarılamaz görünen yapısal bir uçurum yaratmıştır.

İkincisi, güçlü bir akraba devletin ortaya çıkışı. Azerbaycan Cumhuriyeti 2020 ve 2023’ten sonra zafer kazanmış, kendine güvenen ve askeri-diplomatik kapasiteye sahip bir devlete dönüşmüştür. Bu devlet sadece ilham verici bir model değil, aynı zamanda güney Türkleri için kademeli olarak “kimliksel ağırlık merkezi” rolünü üstlenmektedir. Uluslararası ilişkiler literatüründe bu durum, aynı soydan gelen bir devletin sınırın öte yanındaki etnik azınlığın taleplerini güçlendirdiği bir “Kin-State Effect” (Akraba Devlet Etkisi) oluşumu olarak tanımlanabilir.

Üçüncüsü, Avrasya jeopolitiğinin yeniden şekillenmesi. Türk Devletleri Teşkilatı (TDT), Orta Koridor, Zengezur projesi ve büyük güçlerin rekabeti; 19. yüzyıl sınırlarının artık “tabii” ve değişmez telakki edilmediği bir alan yaratmıştır. Güney Azerbaycan bu çerçevede, “İran’ın iç meselesi” olmaktan çıkıp “Türk dünyasının bölgesel meselesi” haline gelmiştir.

Bu üç faktörün birleşimi kopuş senaryosunun mantığını oluşturmaktadır: Eğer merkezi devlet reform yapmazsa ve dış-bölgesel baskı artarsa, Güney Azerbaycan yapısal değişim yoluna girebilir.

Kopuş Senaryosunun Gerçekleşebileceği Üç Pratik Yol

Bağımsızlık veya kuzeyle birleşme senaryosu, üç farklı yoldan gerçekleşebilir. Bu üç yol mutlaka birbirine zıt değildir ve birleşik bir şekilde ortaya çıkabilir.

Birinci Yol: İran Devletinin Kademeli Çöküşü Bu yolda büyük bir bölgesel savaş yaşanmaz; aksine İran, ekonomik, siyasi ve sosyal krizler sonucunda merkezi otoritenin aşınmasına uğrar. Bu sürecin emareleri şimdiden görülmektedir: kronik enflasyon, siyasi istikrarsızlık, periyodik protestolar, etnik uçurumlar ve devletin bütünleşik kontrol sağlama yeteneğinin azalması. Böyle bir durumda Güney Azerbaycan kademeli olarak fiili öz yönetim durumuna geçebilir:

İkinci Yol: Büyük Bölgesel Kriz Bu senaryoda, Güney Azerbaycan’ın durumunun değişmesi geniş çaplı bir jeopolitik krize bağlanır; örneğin:

Üçüncü Yol: Türk Dünyasının Dolaylı Müdahalesi Bu yol mutlaka askeri değildir, aksine ağırlıklı olarak siyasi-ekonomik-kültüreldir. Türk Devletleri Teşkilatı şunları yapabilir:

Gelecekteki Güney Azerbaycan Devletinin Mimarisi

Eğer kopuş senaryosu gerçekleşirse temel soru şudur: Gelecekteki devlet nasıl bir yapıda olacaktır? Dört olası model tasavvur edilebilir:

Model 1: Bağımsız Güney Azerbaycan Cumhuriyeti Bu modelde Tebriz siyasi başkent olur ve yönetim yapısı sekülerizm, seçimli demokrasi ve bölgesel adem-i merkeziyetçilik üzerine inşa edilir. Resmi dil Azerbaycan Türkçesi olacak; Kürt, Ermeni ve Süryani azınlıkların dilsel-kültürel hakları güvence altına alınacaktır. Bu devletin ekonomisi üç sütun üzerine oturacaktır:

Model 2: Azerbaycan Cumhuriyeti ile Konfederal Birlik Bu modelde Güney Azerbaycan tam bağımsızlık almaz, aksine Bakü ile ikili bir konfederasyona girer: Ayrı ordular ancak koordineli dış politika; ortak veya yarı-ortak para birimi; ve ortak ekonomik pazar. Bu model Türk dünyası için çekicidir, zira “bir millet-iki devlet” ilkesini “bir millet-iki birleşik devlet” seviyesine yükseltir.

Model 3: İran Çerçevesinde Derin Federalizm Eğer Tahran köklü reformları kabul ederse gerçek bir federalizm modeli uygulanabilir: Azerbaycan Bölgesel Meclisi, bağımsız bütçe, yerel polis ve resmi Türkçe eğitim. Bu model bağımsızlığı durdurur ancak Türk milli kimliğini resmileştirir.

Model 4: Kademeli Olarak Bakü’ye İlhak İran devletinin tamamen çökmesi veya bir güvenlik krizi yaşanması durumunda, güneyin kuzeyle tamamen birleşmesi ihtimali de gündeme gelebilir; bu, jeopolitik hassasiyeti en yüksek olan senaryodur.

Türk Devletleri Teşkilatı’nın (TDT) Rolü

Türk Devletleri Teşkilatı bu süreçte kilit bir rol oynayacaktır. Teşkilat, resmen bağımsız bir devlet olmasa bile Güney Azerbaycan’ı “Türk dünyasının kültürel parçası” olarak tanıyabilir. TDT’nin üç ana aracı şunlardır:

  1. Kültürel Araç: Ortak eğitim, tek tip Latin alfabesi, Pan-Türkist medya.
  2. Ekonomik Araç: Orta Koridor, ortak yatırımlar, bölgesel pazar.
  3. Yumuşak Güvenlik Aracı: Sembolik tatbikatlar, gayri resmi savunma iş birlikleri. 2030 ufkunda TDT muhtemelen sadece kültürel bir organizasyondan yarı-askeri-ekonomik bir bloğa dönüşecektir.

Büyük Güçlerin Konumu

2030 Ufkunda Güney Azerbaycan

2030 yılına kadar dört trendin yaşanması oldukça muhtemeldir:

Nihai Stratejik Sonuç

2020 ve 2023 Karabağ zaferleri sadece birer savaş değildi; Güney Azerbaycan Türkleri için kimliksel-jeopolitik bir dönüm noktasıydı. Bu olaylar:

Kopuş ve bağımsız bir devletin kurulması senaryosu bir hayal ürünü değil, bölgesel gelişmeler bağlamında gerçek bir imkandır. Eğer Tahran baskı ve merkeziyetçilik yoluna devam ederse, bu senaryonun 2030’a kadar gerçekleşme olasılığı artacaktır. Eğer derin reformlar yapılırsa, gerçek federalizm kopuşun yerini alabilir.

Her iki durumda da bir gerçek geri döndürülemez: Güney Azerbaycan artık 2020 öncesindeki durumuna dönmeyecektir. Türk kimliği sabitlenmiş, milli bilinç uyanmış ve Türk dünyası kendi güç haritasını yeniden tanımlamaktadır.

Bu rapor; İran, Kafkasya ve Türk dünyasının geleceğinin, artık sadece içsel değil Avrasya’nın yeni düzeninin bir parçası olan Güney Azerbaycan meselesinin nasıl yönetileceğine sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir