AZERBAYCANI’NIN PROTESTO PARADOKSU: SESSİZLİĞİN STRATEJİK VE YAPISAL DİNAMİKLERİ

Meisam Kahveci Son dönemlerdeki ülke çapındaki protesto hareketlerinde İran Azerbaycanı neden düşük bir varlık göstermiş veya temelde sessizliği ve sükûneti tercih etmiştir? Bu soru, bölgenin 2009, 2017, 2019, 2022, ve 2025-26 yıllarında yaşanan önemli siyasi-sosyal olaylara katılımının minimum düzeyde olmasıyla daha da belirginleşmektedir. Gerçi bu yılın Aralık ayında iki gün boyunca bölgenin bazı kentlerinde, örneğin Erdebil’de, ülkenin diğer bölgeleriyle benzer hareketlilikler yaşanmış olsa da, Azerbaycan eyaletlerindeki gösteriler ve şehit sayısı diğer bölgelerle anlamlı ölçüde daha düşük kalmıştır. Bu durum, Azerbaycan’ın da ülkenin diğer çevre ve periferi bölgeleri gibi, alışılagelmiş zulümlerin yanı sıra merkeziyetçiliğin olumsuz sonuçlarından ve merkezin adaletsiz politikalarından ek bir acı çektiğini bildiğimizde daha da karmaşıklaşmaktadır. İran Azerbaycanı’nın son yirmi yıldaki ülke çapındaki protesto dalgalarındaki görece sessizliği veya sınırlı katılımı, merkeziyetçi ve ayrımcı politikalara karşı kronik hoşnutsuzlukların varlığına rağmen, sosyal ve siyasi analistlerin önünde temel bir soru ortaya koymaktadır. Çağdaş İran’ın dönüşümlerinde etkili bir rol oynama geçmişine sahip bir bölge (Anayasa Hareketi, Demokrat Parti olayları, petrolün millileştirilmesi ve 1979 Devrimi dahil) bugün ülke çapındaki protestoların merkezinde nasıl yer almamaktadır? Bu “sessizlik”, önceki devrimlerin kazanımlarından kaynaklanan tarihsel bir hayal kırıklığının sonucu mu, yoksa iktidar ilişkilerine dair yeni bir hesaplaşmanın yansıması mıdır? Acaba şu hipotezi ileri sürmek mümkün müdür: Azerbaycan’daki etnik-kültürel talepler ve yapısal ayrımcılığa duyulan hoşnutsuzluk o kadar derin ve çözülmemiş halde kalmıştır ki, esasen “ekonomik” veya “sivil” nitelikteki ülke çapındaki protestoları ikinci plana itmektedir? Başka bir deyişle, kimliksel ve etnik talepler mi sınıfsal ve ulusal taleplerin önüne geçmiştir? Azerbaycan’ı “güvence supabı” haline getiren nedir ki, ülkenin dengesini bir tür yakınsamadan çıkarmaktadır? Geçmiş on yıllarda etnik ve kimliksel protestoların acımasızca bastırılması deneyimi, devlet merkeziyle ağır maliyetli çatışmalardan kaçınmaya yol açan bir tür “siyasi öğrenme”ye mi neden olmuştur? Yani mevcut “sükûnet”i, devlet şiddetine dair kolektif anıların ışığında bir maliyet-fayda hesabının sonucu olarak görmek mümkün müdür? Eğer Azerbaycan merkeziyetçiliğin ek zulmünden mustaripse, bu acı neden ulusal ölçekte kolektif protesto eylemine dönüşmemektedir? Bu olgu, “ulusal dayanışma”da daha derin bir krizi ve bölgesel talepler ile ulusal istemler arasındaki söylemsel kopukluğu mu işaret etmektedir? Yukarıdaki sorulara kısa bir açıklama getirilecek olursa: Azerbaycan bedensiz bir ruhtur. “Ruh” ile kastettiğim, bir bakış açısı, tarihsel zihniyet, kolektif bellek ve bir tür öznellik türüdür; “beden” ile kastettiğim ise somut kurumlar ağı, siyasi örgütlenme, temsil yapıları, yerleşik liderlikler ve kolektif iradenin ifadesi ile uygulanması için kurumsallaşmış olanaklardır. Açık ki bedensiz ruh, sosyal dünyada etkili bir varlık gösteremez; Azerbaycan da başıboş veya tamamen bedensiz bir ruh değildir. Birbirine bağlı coğrafya, ortak tarihsel deneyim, dil, kültürel bellek, ekonomik bağlar ve benzer yaşanmışlıklar, bu ruha asgari bir beden sağlar. İşte bu unsurlar, kolektif “biz”in tanınmasını mümkün kılar ve bir aidiyet ile ortak kader duygusunun oluşmasına izin verir. Ancak mesele, bu ruh ile beden arasındaki ilişkidedir: Sanki bu ruh bir yandan henüz tarihsel ve siyasi bir özbilince ulaşamamış, kendisini açık bir söylem ve aydınlık bir proje olarak ifade edememiştir; öte yandan bedeni de o kadar kurumsallaşmış ve bütünleşmiş değildir ki bu zihniyeti kalıcı ve örgütlü bir eylemde somutlaştırsın. Sonuç, “duygu” ile “ifade”, “algı” ile “eylem” arasında bir mesafenin oluşmasıdır. Zihniyet var gibidir ama kurumsal çevirisi zayıftır; istek var gibidir ama gerçekleşme mekanizması belirsizdir. Örgüt, yapılanma, belirli güçlü ve etkili bir kişi veya akımın yokluğu –ya da şu anda böyle bir rol üstlenen bir unsurun bulunmaması– bu zihniyetin temsilini, biçimlendirilmesini ve yönlendirilmesini engellemekte, dolayısıyla ruhun işlevsel bir bedene dönüşmesini imkânsız kılmaktadır. Böyle bir durumda sosyal enerji, büyük ve odaklanmış eylemler yerine genellikle küçük, dağınık, durumsal ve bazen simgesel eylemler halinde ortaya çıkmaktadır. Bu dağınıklık, illa iradenin yokluğu değil, iradeyi tutabilecek, yoğunlaştırabilecek ve gözle görülür bir güce dönüştürebilecek bir kabın yokluğunun işaretidir. Bu bakış açısından sessizlik veya düşük seslilik, mutlaka rıza veya edilgenlik anlamına gelmez; belki de bir tür “askıya alma”dır (ifade etme arzusu ile ifade aracı yokluğu arasındaki askıya alma). Böyle bir durum, kolektif bir bilincin oluştuğu ancak henüz kurumsal dilini bulamadığı bir hale benzer. İşte burada “bedensiz ruh” metaforu anlam kazanır: Hissedilen, etki bırakan, ilham veren ve kritik anlarda tepki gösteren bir varlık; ancak örgütlü bir bedenin yokluğu nedeniyle sürekli ve sistematik olarak sahnede kalamamaktadır. Sonuç olarak asıl mesele, zihniyet veya isteğin yokluğu değil, “aracı” meselesidir: Tarihsel deneyimi siyasi programa, kimlik duygusunu kamusal talebe, kolektif belleği kolektif eyleme çevirebilecek aracılar. Bu aracılar oluşmadıkça ruh, büyük denklemlerde somutlaşmış ve belirleyici bir güç olarak değil, daha çok bir işaret, yankı veya varlık olanağının gölgesi olarak kalacaktır. Şimdiki Zamanın Diyalektiği Şimdiki zamanı kopuk bir an değil, zaman zincirinin bir halkası olarak kabul edersek, daima geçmişin mirasçısıdır; geçmiş ise yalnızca anı olarak değil, algı kalıpları, eylem alışkanlıkları ve zihinsel biçimlenmeler halinde şimdiki zamanda varlığını sürdürür. Bu bakışla “şimdiki zaman” tekil bir durum değil, tarihin pek çok telinin birleştiği bir düğümdür. Diyalektik okuma tam da buradan başlar: Şimdiki zamanı gerilimlerin, birikimlerin, yenilgilerin, umutların ve tekrarlanan yeniden tanımlamaların ürünü olarak anlamaktan. Böyle bir okuma, bugün sessizlik, ihtiyat veya belirli bir eylem kalıbı olarak görünenin rastlantısal veya yalnızca tepkisel olmadığını, tarihsel ve yapısal bir yolun sonucu olduğunu göstermeyi amaçlar. Bu çerçevede bir kez daha vurgulanmalıdır ki, bu tartışmada “Azerbaycan” yalnızca coğrafi bir ad veya bireylerin aritmetik toplamı değildir. Amaç istatistiksel veya nüfusal bir bütün de değildir; bir zihniyetin ürünüdür. Bu zihniyet, gözlemlenebilir davranışlarda, konuşma üslubunda, tercihler, seçimler ve kolektif ya da yarı-kolektif kararlarda kendini gösterir. Görünmez bir mantık gibi tasavvur edilebilir; eylemlerin üzerine gölge düşürür. Bu mantık illa bilinçli veya planlı değildir ama benzer kalıpların tekrarında kendini açığa vurur. Başka bir deyişle, analizin konusu eylemlerin kendisi değil, eylemlerin ardındaki “gizli kural”dır. Bu zihinsel temsile örnekleri yaygın ifadelerde görmek mümkündür: “Azerbaycan traktördür”, “Azerbaycan kendi çıkarının peşindedir”, “Azerbaycan farklı bir siyasi davranış sergiler”, “Azerbaycan Pezeşkiyan’ın arkasındaydı” ve benzerleri. Bu cümlelerin önemi istatistiksel doğruluklarında değil, göstergesel işlevlerindedir. Bunlar –abartılı veya basitleştirici olsalar bile– kolektif algının belirli bir davranış kalıbına işaret eden anlatılardır. Bu tür ifadeleri, daha derin bir gerçeğin dilsel işaretleri olarak okumak gerekir: Farklı bir zihniyetin varlığı gerçeği; bu zihniyet kritik anlarda uyumlu seçimler veya eşzamanlı katılmama biçiminde kendini gösterir. Örneğin bazı siyasi seçimlerdeki görece yakınsama veya bazı protesto olaylarından ortak uzak durma, değer yargısı bir yana, iç mantığın işleyişinin işareti olabilir. Elbette bu ifadelere itiraz edilebilir ve bireysel farklılıklara dayanarak “Bütün