Meisam Kahveci

Son dönemlerdeki ülke çapındaki protesto hareketlerinde İran Azerbaycanı neden düşük bir varlık göstermiş veya temelde sessizliği ve sükûneti tercih etmiştir? Bu soru, bölgenin 2009, 2017, 2019, 2022, ve 2025-26 yıllarında yaşanan önemli siyasi-sosyal olaylara katılımının minimum düzeyde olmasıyla daha da belirginleşmektedir. Gerçi bu yılın Aralık ayında iki gün boyunca bölgenin bazı kentlerinde, örneğin Erdebil’de, ülkenin diğer bölgeleriyle benzer hareketlilikler yaşanmış olsa da, Azerbaycan eyaletlerindeki gösteriler ve şehit sayısı diğer bölgelerle anlamlı ölçüde daha düşük kalmıştır. Bu durum, Azerbaycan’ın da ülkenin diğer çevre ve periferi bölgeleri gibi, alışılagelmiş zulümlerin yanı sıra merkeziyetçiliğin olumsuz sonuçlarından ve merkezin adaletsiz politikalarından ek bir acı çektiğini bildiğimizde daha da karmaşıklaşmaktadır.
İran Azerbaycanı’nın son yirmi yıldaki ülke çapındaki protesto dalgalarındaki görece sessizliği veya sınırlı katılımı, merkeziyetçi ve ayrımcı politikalara karşı kronik hoşnutsuzlukların varlığına rağmen, sosyal ve siyasi analistlerin önünde temel bir soru ortaya koymaktadır. Çağdaş İran’ın dönüşümlerinde etkili bir rol oynama geçmişine sahip bir bölge (Anayasa Hareketi, Demokrat Parti olayları, petrolün millileştirilmesi ve 1979 Devrimi dahil) bugün ülke çapındaki protestoların merkezinde nasıl yer almamaktadır? Bu “sessizlik”, önceki devrimlerin kazanımlarından kaynaklanan tarihsel bir hayal kırıklığının sonucu mu, yoksa iktidar ilişkilerine dair yeni bir hesaplaşmanın yansıması mıdır? Acaba şu hipotezi ileri sürmek mümkün müdür: Azerbaycan’daki etnik-kültürel talepler ve yapısal ayrımcılığa duyulan hoşnutsuzluk o kadar derin ve çözülmemiş halde kalmıştır ki, esasen “ekonomik” veya “sivil” nitelikteki ülke çapındaki protestoları ikinci plana itmektedir? Başka bir deyişle, kimliksel ve etnik talepler mi sınıfsal ve ulusal taleplerin önüne geçmiştir?
Azerbaycan’ı “güvence supabı” haline getiren nedir ki, ülkenin dengesini bir tür yakınsamadan çıkarmaktadır? Geçmiş on yıllarda etnik ve kimliksel protestoların acımasızca bastırılması deneyimi, devlet merkeziyle ağır maliyetli çatışmalardan kaçınmaya yol açan bir tür “siyasi öğrenme”ye mi neden olmuştur? Yani mevcut “sükûnet”i, devlet şiddetine dair kolektif anıların ışığında bir maliyet-fayda hesabının sonucu olarak görmek mümkün müdür? Eğer Azerbaycan merkeziyetçiliğin ek zulmünden mustaripse, bu acı neden ulusal ölçekte kolektif protesto eylemine dönüşmemektedir? Bu olgu, “ulusal dayanışma”da daha derin bir krizi ve bölgesel talepler ile ulusal istemler arasındaki söylemsel kopukluğu mu işaret etmektedir?
Yukarıdaki sorulara kısa bir açıklama getirilecek olursa: Azerbaycan bedensiz bir ruhtur. “Ruh” ile kastettiğim, bir bakış açısı, tarihsel zihniyet, kolektif bellek ve bir tür öznellik türüdür; “beden” ile kastettiğim ise somut kurumlar ağı, siyasi örgütlenme, temsil yapıları, yerleşik liderlikler ve kolektif iradenin ifadesi ile uygulanması için kurumsallaşmış olanaklardır. Açık ki bedensiz ruh, sosyal dünyada etkili bir varlık gösteremez; Azerbaycan da başıboş veya tamamen bedensiz bir ruh değildir. Birbirine bağlı coğrafya, ortak tarihsel deneyim, dil, kültürel bellek, ekonomik bağlar ve benzer yaşanmışlıklar, bu ruha asgari bir beden sağlar. İşte bu unsurlar, kolektif “biz”in tanınmasını mümkün kılar ve bir aidiyet ile ortak kader duygusunun oluşmasına izin verir.
Ancak mesele, bu ruh ile beden arasındaki ilişkidedir: Sanki bu ruh bir yandan henüz tarihsel ve siyasi bir özbilince ulaşamamış, kendisini açık bir söylem ve aydınlık bir proje olarak ifade edememiştir; öte yandan bedeni de o kadar kurumsallaşmış ve bütünleşmiş değildir ki bu zihniyeti kalıcı ve örgütlü bir eylemde somutlaştırsın. Sonuç, “duygu” ile “ifade”, “algı” ile “eylem” arasında bir mesafenin oluşmasıdır. Zihniyet var gibidir ama kurumsal çevirisi zayıftır; istek var gibidir ama gerçekleşme mekanizması belirsizdir.
Örgüt, yapılanma, belirli güçlü ve etkili bir kişi veya akımın yokluğu –ya da şu anda böyle bir rol üstlenen bir unsurun bulunmaması– bu zihniyetin temsilini, biçimlendirilmesini ve yönlendirilmesini engellemekte, dolayısıyla ruhun işlevsel bir bedene dönüşmesini imkânsız kılmaktadır. Böyle bir durumda sosyal enerji, büyük ve odaklanmış eylemler yerine genellikle küçük, dağınık, durumsal ve bazen simgesel eylemler halinde ortaya çıkmaktadır. Bu dağınıklık, illa iradenin yokluğu değil, iradeyi tutabilecek, yoğunlaştırabilecek ve gözle görülür bir güce dönüştürebilecek bir kabın yokluğunun işaretidir.
Bu bakış açısından sessizlik veya düşük seslilik, mutlaka rıza veya edilgenlik anlamına gelmez; belki de bir tür “askıya alma”dır (ifade etme arzusu ile ifade aracı yokluğu arasındaki askıya alma). Böyle bir durum, kolektif bir bilincin oluştuğu ancak henüz kurumsal dilini bulamadığı bir hale benzer. İşte burada “bedensiz ruh” metaforu anlam kazanır: Hissedilen, etki bırakan, ilham veren ve kritik anlarda tepki gösteren bir varlık; ancak örgütlü bir bedenin yokluğu nedeniyle sürekli ve sistematik olarak sahnede kalamamaktadır.
Sonuç olarak asıl mesele, zihniyet veya isteğin yokluğu değil, “aracı” meselesidir: Tarihsel deneyimi siyasi programa, kimlik duygusunu kamusal talebe, kolektif belleği kolektif eyleme çevirebilecek aracılar. Bu aracılar oluşmadıkça ruh, büyük denklemlerde somutlaşmış ve belirleyici bir güç olarak değil, daha çok bir işaret, yankı veya varlık olanağının gölgesi olarak kalacaktır.
Şimdiki Zamanın Diyalektiği
Şimdiki zamanı kopuk bir an değil, zaman zincirinin bir halkası olarak kabul edersek, daima geçmişin mirasçısıdır; geçmiş ise yalnızca anı olarak değil, algı kalıpları, eylem alışkanlıkları ve zihinsel biçimlenmeler halinde şimdiki zamanda varlığını sürdürür. Bu bakışla “şimdiki zaman” tekil bir durum değil, tarihin pek çok telinin birleştiği bir düğümdür. Diyalektik okuma tam da buradan başlar: Şimdiki zamanı gerilimlerin, birikimlerin, yenilgilerin, umutların ve tekrarlanan yeniden tanımlamaların ürünü olarak anlamaktan. Böyle bir okuma, bugün sessizlik, ihtiyat veya belirli bir eylem kalıbı olarak görünenin rastlantısal veya yalnızca tepkisel olmadığını, tarihsel ve yapısal bir yolun sonucu olduğunu göstermeyi amaçlar.
Bu çerçevede bir kez daha vurgulanmalıdır ki, bu tartışmada “Azerbaycan” yalnızca coğrafi bir ad veya bireylerin aritmetik toplamı değildir. Amaç istatistiksel veya nüfusal bir bütün de değildir; bir zihniyetin ürünüdür. Bu zihniyet, gözlemlenebilir davranışlarda, konuşma üslubunda, tercihler, seçimler ve kolektif ya da yarı-kolektif kararlarda kendini gösterir. Görünmez bir mantık gibi tasavvur edilebilir; eylemlerin üzerine gölge düşürür. Bu mantık illa bilinçli veya planlı değildir ama benzer kalıpların tekrarında kendini açığa vurur. Başka bir deyişle, analizin konusu eylemlerin kendisi değil, eylemlerin ardındaki “gizli kural”dır.
Bu zihinsel temsile örnekleri yaygın ifadelerde görmek mümkündür: “Azerbaycan traktördür”, “Azerbaycan kendi çıkarının peşindedir”, “Azerbaycan farklı bir siyasi davranış sergiler”, “Azerbaycan Pezeşkiyan’ın arkasındaydı” ve benzerleri. Bu cümlelerin önemi istatistiksel doğruluklarında değil, göstergesel işlevlerindedir. Bunlar –abartılı veya basitleştirici olsalar bile– kolektif algının belirli bir davranış kalıbına işaret eden anlatılardır. Bu tür ifadeleri, daha derin bir gerçeğin dilsel işaretleri olarak okumak gerekir: Farklı bir zihniyetin varlığı gerçeği; bu zihniyet kritik anlarda uyumlu seçimler veya eşzamanlı katılmama biçiminde kendini gösterir. Örneğin bazı siyasi seçimlerdeki görece yakınsama veya bazı protesto olaylarından ortak uzak durma, değer yargısı bir yana, iç mantığın işleyişinin işareti olabilir.
Elbette bu ifadelere itiraz edilebilir ve bireysel farklılıklara dayanarak “Bütün Azerbaycanlılar traktör değildir” veya “Herkes aynı siyasi tercihin arkasında durmamıştır” denebilir. Bu itiraz istatistiksel açıdan doğrudur ancak tartışmanın asıl noktasını hedef almaz. Burada mesele ampirik genelleme değil, teorik biçimlendirmedir. Teorik analiz eğilimleri, kalıpları ve anlam yapılarını keşfetmeyi amaçlar, istisnaları saymayı değil. Sosyal bilimlerde “sınıf”, “kuşak” veya “söylem”den söz etmek herkesi aynılaştırmak anlamına gelmediği gibi, “Azerbaycan zihniyeti”nden söz etmek de ayırt edilebilir kalıplar düzeyinde baskın eğilime işaret eder, bireylere dair kesin hüküm değil.
Bu nedenle Azerbaycan’ı bir “pozisyon” olarak anlamak mümkündür: Geçmişten bugüne karmaşık, dolambaçlı ve çok katmanlı bir yol kat etmiş tarihsel bir pozisyon. Bu pozisyon merkezi-periferik, kültürel-siyasi, ekonomik-kimliksel çeşitli güçlerin çarpışmasının ürünüdür ve her aşamada bu çarpışmalardan yeni bir biçim almıştır. Bugünün şimdiki zamanı, bu bakışta yolun yalnızca son durağı değil, sürekli bir diyalektik sürecin bir evresidir; her yeni durum hem geçmişin devamı hem de tepkisi, hem ürünü hem de eleştirisidir.
Bir sonraki bölümde bu diyalektik yol –yani tarihsel deneyimlerden bugünkü zihinsel biçimlenmeye geçiş– anlatısal ve analitik olarak yeniden inşa edilmeye çalışılacaktır; geçmişin farklı katmanlarının nasıl iç içe geçerek bugün karşılaştığımız durumu yarattığını gösteren bir anlatı.
Edilgenlik
Tarihin bir zincir olduğu ve bizim başlangıcımızın 2009 yılı olmadığı, pek çok iniş-çıkışlı ve iç içe geçmiş dönüşümlerin yaşandığı hatırlatılmalıdır. Biz diyalektik şimdiki zamanı göstermek için seçici bir biçimde buradan başladık. Edilgenlik durumunun özeti şudur: Azerbaycan protestolara katılmamaktadır. 2009’da İran seçim sonuçlarına yönelik protestolar ülkeyi sardığında Azerbaycan bu protestolarda geniş çaplı yer almadı; oysa seçim öncesi geniş bir hareketin yaşandığı bölgelerden biriydi. Halbuki Müsavi’ye en fazla oy verilen bölgelerden biriydi. 2017, 2019 ve 2022 yıllarında da durum yaklaşık olarak aynıydı; bölgenin Türkleri genellikle sessizliği ve sükûneti tercih etti.
Soru şudur: Pahalılık, seçim sonuçlarına itiraz, başörtüsü veya diğer bölgelerde protesto yaratan faktörler burada neden belirgin biçimde protestoya yol açmamaktadır? Başka sorular da sorulabilir: Azerbaycan İran hükümetinin ve muhalefetinin merkeziyetçi konumuna güvensiz midir? Kendi çıkarlarını merkeziyetçi hareketlerin içinde mi görmemektedir?
Diyalektiği yalnızca felsefi bir yöntem değil, tarihin hareketini anlama biçimi olarak görürsek, her durumu önceki ve sonraki anla ilişkisi içinde anlamak gerekir. Bu ufukta “edilgenlik” mutlak bir durağanlık değil, hiçbir geçiş ve dönüşümün onsuz mümkün olmadığı zincirin ilk halkasıdır. Edilgenlik bu anlamda hareket yokluğu değil; güçlerin sıkışmış, yoğunlaşmış ve birikmiş halidir – tarihin nefesini içinde tuttuğu, başka bir anda serbest bırakmak üzere beklediği aşama. Dolayısıyla edilgenliği tarihsel bir biçim olarak anlamak gerekir, bir kusur veya eksiklik olarak değil.
Böyle bir bakışla Azerbaycan’ın edilgenliğinden söz ettiğimizde, mutlak hareketsizlik değil, bir eşik durumu kastediyoruz; sosyal güçlerin henüz açık bir eyleme dönüşmediği ancak alt katmanlarda birikmekte olduğu durum. Bu durumu tarihin metninde “ön-söz” aşaması gibi hayal etmek mümkündür: Ana anlatı henüz başlamamıştır ama bütün unsurları oluşmaktadır. Bu nedenle burada edilgenlik hareketin sonu değil, hareket mantığının başlangıcıdır – diyalektiğin başladığı nokta.
Diyalektik bakış açısından her edilgenlik aynı anda iki özelliğe sahiptir: Birincisi geçmişin yansıması; ikincisi geleceğin olanağı. Edilgenlik daima bir şeyi korur – tarihsel bir anıyı, kolektif bir deneyimi veya öğrenilmiş bir ihtiyatı – ve aynı zamanda bir şeyi erteler. Bu nedenle edilgenliği tarihsel “askıya alma” biçimi olarak görmek mümkündür: İstemek ile yapmak, bilinç ile ifade, olanak ile gerçekleşme arasındaki askıya alma. Böyle bir durumda toplum ne eyleme geçer ne de eylemsizdir; kendi güçlerini tartmakta, karşılaştırmakta ve yeniden düzenlemektedir.
Temel nokta şudur ki edilgenlik, görünüşünün aksine, iç düzeyde tamamen aktif bir haldir. Eylemi gücün dışa vurumu olarak kabul edersek, edilgenlik o gücün yoğunlaşma aşamasıdır. Tıpkı konuşmadan önceki sessizliğin konuşmanın kendisi olması gibi, edilgenlik de tarihsel hareketin kendisinin bir parçasıdır. Bu anlamda görünür hareketsizlik iç yoğunlaşmanın işareti olabilir; güçlerin henüz yönlenmiş biçimde örgütlenmediği ancak yok olmadığı işareti. Diyalektik tam da “güç olmak” ile “gücün açığa çıkması” arasındaki bu mesafede şekillenir.
Bu bakıştan hareketle edilgenlik ne rıza, ne teslimiyet ne de kayıtsızlık işaretidir. Bunlar edilgenliği yoklukla karıştıran yüzeysel yorumlardır. Oysa diyalektik okumada edilgenlik var olmanın özel bir biçimidir: Henüz söze dönüşmemiş bir varlık, henüz dil bulmamış bir varlık, henüz dış biçim almamış bir irade. Edilgenlik bu anlamda “ön-öznellik” aşamasıdır – öznenin kendi unsurlarını toplamakta olduğu aşama.
Bu biçimi zamanla ilişkilendirirsek, edilgenliğin geçmişin hale göre daha ağır bastığı an olduğunu söyleyebiliriz. Tarihsel bellek böyle bir durumda belirleyici rol oynar; önceki deneyimler, yenilgiler, karşılanmamış umutlar ve yitirilmiş olanaklar tepki ritmini şekillendirir. Sonuçta şimdiki zaman anında eyleme dönüşmek yerine geçmişin süzgecinden geçer. Bu geçiş edilgenliği oluşturan şeydir: Uyarı ile yanıt, olay ile tepki arasındaki mesafe.
Dolayısıyla diyalektiği ilk durumdan gerçekleşmiş duruma geçiş olarak görürsek, edilgenliği bu yolun başlangıç anı olarak kabul etmek gerekir – tarihin henüz kendisi üzerine düşündüğü an. Bu an dışarıdan sessiz görünse de içten içe diyalog doludur: Geçmişle halin, deneyimle olanakla, bellekle ufukla diyalog. Edilgenlik, bu anlamda tarihin sessizliği değil, mırıltısıdır; duyulmazsa hiçbir zaman çığlığa dönüşmeyecek bir mırıltı.
Eylem
Azerbaycan’ın siyasi ve sosyal hayatı, diyalektik ufukta bakıldığında, önceki sükûnetin basit bir uzantısı değil, birikmiş edilgenlikten doğmuş bir biçimdir. Bu hayatın özgüllüğü, farklı bir faillik, özel bir zihniyet ve özgül bir öznellik biçiminin varlığına işaret eder; bu öznellik klasik siyaset kalıplarında ortaya çıkmaz ve kendisini merkeziyetçi örneklere hapsetmez. Bu nedenle Azerbaycan eylemini alışılagelmiş siyasi katılım ölçütleriyle değerlendirmek mümkün değildir. Bu eylem, kurumlarda veya sloganlarda somutlaşmadan önce seçim mantığında, tepki tarzında ve kolektif varlık tarzında kendini gösterir.
“Azerbaycan kendi çıkarına göre hareket eder” denildiğinde, durumsal bir rasyonalite kastedilir; eylemi anlık heyecana değil, tarihsel ve sosyal değerlendirmeye dayandıran bir rasyonalite. Bu rasyonalite dışarıdan ihtiyat veya mesafe olarak görülebilir ama iç düzeyde olanaklar arasında seçim yapan bir özbilincin göstergesidir. Burada eylem illa çığlık değildir; bazen seçimdir, bazen reddir, bazen anlamlı sessizliktir, bazen de başkalarının gayri-siyasi saydığı alanda varlık göstermektir – oysa aslında derin sosyal anlam taşıyan bir şeydir.
Bu “fiil”in görünümlerini kolektif hayatın çeşitli katmanlarında görmek mümkündür: Dili, müziği ve tarihsel anlatıyı yeniden üreten kültürel hayatta; kolektif belleği koruyan yaşam tarzında; tarihsel deneyimi estetik ifadeye dönüştüren âşık edebiyatı ve şiirinde; kültürel aşağılamalara karşı sosyal tepkilerde; hatta kimliksel işaretleri taşıyan gündelik davranışlarda. Bunların hepsi eylem biçimleridir ama daha çok simgesel ve kültürel düzeyde işleyen, bu nedenle alışılmış siyasi analiz çerçevelerinde daha az görülen eylemlerdir.
Görünürdeki edilgen katmanın altında yumuşak ve sürekli bir direniş akmaktadır; bu direniş doğrudan karşıtlık biçiminde değil, anlamı koruma, kimliği yeniden üretme ve pozisyonu yeniden tanımlama biçiminde kendini gösterir. Eğer mutlak edilgenlik olsaydı toplum uyuşukluğa düşerdi, oysa iç hayatiyetin işaretleri çeşitli alanlarda açıktır. Bu iç dinamizm, görünür sükûnetin daha derin hareketlerin örtüsü olduğunu gösterir. Böyle bir durumda eylem patlamalı değil, tortulaşmış biçimde işler: Yavaş, sürekli ve kalıcı.
Bu arada bazı sosyal olgular özel simgesel rol üstlenir ve zihniyet ile eylem arasında aracı olur. En çarpıcı örnek “Traktör” olgusudur; bunu bir spor kulübü veya kolektif eğlenceye indirgemek, anlam katmanlarını göz ardı etmektir. Sokaklarda, evlerde, kutlamalarda ve hatta günlük dilde kalıcı ve yaygın varlığı, yalnızca sportif bir işaretle karşılaşmadığımızı, kolektif kendini ifade etmenin özel bir biçimlendirmesiyle karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Bu anlam taraftarların marşlarında ve mırıltılarında da yansımıştır:
“Traktör ne top ne gol ne sağ ne sol
Bir kitaptır, anlayıştır, yoldur”
Bu dize, olgunun niteliğini kendi içinde yorumlar: Görünürde sportif bir simgenin bilinç, yol ve anlayış metaforuna dönüşmesi. Böyle bir anlam dönüşümü ancak bir simge bir toplumun kimliksel ve deneyimsel yükünü taşıdığında mümkündür. Bu nedenle Tiraktör’ü kolektif eylemin ortaya çıkış biçimlerinden biri olarak görmek mümkündür – siyasi örgüt biçiminde değil, ortak deneyim ve simgesel yaşam biçiminde kendini açığa vuran bir eylem.
Aynı bakış açısından sosyal katılımlar ve hatta siyasi seçimler de bu özel mantık içinde analiz edilmelidir. Katılım kalıplarındaki farkları yalnızca hata, aldatma veya rastlantıya bağlamak mümkün değildir; zihniyet ve değerlendirme aygıtındaki farkın işareti olarak görmek gerekir. Burada eylem iç bir tartımın sonucudur – toplum olası seçenekler arasında tarihsel ve algısal mantığıyla en uyumlu olanı seçer.
Bu zihniyetin diğer görünümlerini sanatsal ve kültürel alanlarda görmek mümkündür: Tarihsel anlatıların sahnede yeniden yaratılmasında, müzikal geleneklerin canlandırılmasında, yayın ve yazı hareketlerinde, kolektif belleğin ifade bulduğu her alanda. Bu alanlar toplumun suskun değil, konuşmakta olduğunu gösterir – ancak resmi siyaset dili olmayan bir dille. Böyle bir eyleme “derin-altı eylem” denebilir: Ani değişim yerine tedrici dönüşüme dayanan eylem.
Bu aşamada –geçici sentez anı diyebileceğimiz– olan şey, edilgenlikten eylemin doğmasıdır. Daha önce güç birikimi olarak anlaşılan edilgenlik, şimdi kendi bir parçasını yüzeye çıkarır ve sükûnetin yalnızca görünür biçim olduğunu gösterir. Eylem dışarıdan değil, aynı sükûnetin içinden doğar; sanki edilgenlik eylemin doğuş yatağı olmuştur. Bu anlamda edilgenlik ile eylem karşıt değil, tek bir sürecin iki anıdır: Birinci an birikim; ikinci an açığa çıkış.
Böylece Azerbaycan eylemini, daha önce sıkışmış olan ruhun varlık işaretlerini –illaki çığlıkla değil, süreklilikle– açığa çıkardığı an olarak görmek gerekir. Çünkü diyalektik mantıkta canlı olan –ne kadar sakin olursa olsun– er ya da geç kendini gösterecektir.
Sentez: Bedensiz Ruh
Azerbaycan’ın edilgenliği ile faaliyeti nihayetinde failsiz bir fiile dönüşür; açık ve etkili olan ancak hiçbir örgüt, kişi veya akım tarafından yönetilmeyen bir fiil. İşte bu, bölgenin ruhunun –kolektif ve dağınık ruhun– eylemleriyle kendini gösterdiği andır; bu eylemler dışarıdan dayatılmaz. Azerbaycan davranışları, deneyimleri ve varlığıyla görülür; fiilleriyle konuşur, dünyayı dokunur ve anlam yaratır. Eylemciler onu harekete geçiremez ama varlığından ve etkisinden yararlanırlar; tıpkı başka bedenlere can veren bir ruh gibi.
Bu ruh bazen gösterilerde, bazen tiyatro ve sanat sahnesinde, bazen seçimlerde ve sosyal süreçlerde, bazen İran merkezinde, bazen Urmiye’de ve Azerbaycan’ın diğer noktalarında kendini gösterir. Ne merkez ne muhalefet bu ruhu sahiplenebilir; bazen dilini, simgelerini veya yöntemlerini kullanarak ona yakın görünmeye çalışırlar ama ruh özgür ve bağımsız kalır.
Failsiz olmak sorumsuzluk değildir. Bu durum Azerbaycan’da kesin bir lider olarak hiçbir örgüt veya bireyin bulunmadığını gösterir; ancak “eylem” bölümünde belirtildiği gibi, bölge halkı zihniyetleri, deneyimleri ve tarihsel-sosyal davranışlarıyla bu ruhu canlı tutar ve anlamlandırır.
Azerbaycan ruhu henüz tam özbilince ulaşmamıştır ki kendisini tek ve tam bir bedende sergileyebilsin. Kendisini tam anlamıyla bir sosyal pozisyon olarak görmemiştir. Bu durumun ipucu, bağımsızlık fikri ile reform fikri arasındaki ikiliktedir: Bir kesim Azerbaycan’ın İran’dan bağımsız ve ayrı bir bedene ihtiyaç duyduğuna inanırken, diğerleri Azerbaycan’ın hâlâ İran’ın parçası olarak var olduğunu ve temel reformlar, merkeziyetçiliğin kaldırılması ve kısmi değişikliklerle yolunu bulması gerektiğini düşünür.
Azerbaycan halkı henüz hiçbir yapılanmayla tam olarak uyumlu değildir ve tam bilinç oluşmamıştır ama bu bilinç yokluğu anlamına gelmez. Bedensiz Azerbaycan ruhu hâlâ düşünme, derinleşme ve özbilince ulaşma ihtiyacı içindedir; bu süreç geçmişte elit düzeyde geçici ve kesintili olarak devlet ve sosyal görünümler kazanmış ancak hiçbir zaman kalıcı ve bütünleşmiş bir yapıya dönüşmemiştir.
Bu bedensiz ruh, diyalektik sentezin bir aşaması olarak hem deneyimi ve tarihi korur hem de gelecek eylemlerin potansiyel zeminidir; geçmiş ile halin birleştiği, daha tam ve özbilinçli bir kolektif kimliğin doğuş olanağını hazırlayan yer. Bu durum sentezin yalnızca edilgenlik ile faaliyetin birleşimi değil, bu ikisinden özbilincin doğuşu ve yeniden üretimi olduğunu gösterir; hâlâ yarım kalmış ve tamamlanmayı bekleyen bir süreç.
Sonuç ve Ek
Toplumsal durumların tamamen ve kesin olarak önceden tasarlanmış mühendislik ve planlamayla şekillendirilebileceğine inanmıyorum. İnsan toplumu, özellikle Azerbaycan gibi çok katmanlı tarih ve karmaşıklıklara sahip bölgelerde, kültürel, tarihsel ve sosyal pek çok faktörün etkisi altındadır; bunları yalnızca buyruk veya politika ile harekete geçirmek mümkün değildir. Bununla birlikte mevcut durumun bilinci ve dinamiklerinin tanınması, düşünce ve eylem yolunu aydınlatabilir ve akıllıca eylem olanağı sağlayabilir.
Azerbaycan’ın çıkarları ile İran’ın genel çıkarları ne tamamen uyumlu ne de tamamen ayrıdır. Bu durum Azerbaycan’ı katılım ile mesafe arasında bir noktada bırakır. Pratikte bu, bölgeden gelen her eylem veya edilgenliğin ülke geneline mutlak kabul veya mutlak karşıtlık değil, göreli ve durumsal bir biçimde şekillenmesine yol açar.
Bu konuda önemli eksenlerden biri Kürtler meselesi ve onların İran ulusal söylemindeki yeridir. Etnik milliyetçilik ve özcü tarih yaklaşımları ülkenin egemen söylemlerindendir ve bunlar Azerbaycan’da da etkilerini bırakmıştır. Bu etkiler hem etnikçi söylemlerin oluşumunu mümkün kılar hem de eleştiri ve farklı tepkiler için zemin yaratır. Dolayısıyla bu sürece bilinçli tepki veya eleştiri, Azerbaycan’ın kimliksel ve sosyal yolunun belirlenmesine yardımcı olabilecek ciddi bir düşünsel meseledir.
Temel nokta şudur ki Azerbaycan ruhu bağımsız ve aynı zamanda tekildir. Bu ruh, belirli ve bağımsız bir kimliğe sahiptir; kendini gösterir ve her yol ve koşulda bu kimliği taşır. Örgüt, yapılanma veya belirli bir liderlikten yoksun olsa bile, dağınık deneyimleri, eylemleri ve bilinçleriyle kimliğin sürekliliğini ve sosyal etkisini sürdürmeye devam eder.
Aralık olaylarından ve o iki günden sonra bu bedensiz ruh temel bir soruyla karşı karşıya kaldı: Azerbaycan’ın görevi nedir? Bu sorunun yanıtı dışarıdan değil, Azerbaycan’ın içinden ve elitlerle halk arasındaki diyalog yoluyla şekillenecektir. Bu süreç ciddi diyalog zeminlerinin oluşturulmasını, tarihsel ve sosyal analizi ve kolektif özbilinç alıştırmasını gerektirir.
Önümüzdeki yol: Diyalog ve ittifak. Bu özbilincin gerçekleşmesi için elitler arası ve elitler-halk arasında diyalog çabası zorunludur. Bu diyaloglar Azerbaycan’ın kimlik, çıkar ve İran’daki rolünün aydınlanmasına yardımcı olabilir. Aynı zamanda Azerbaycan dışındaki ittifak yapılabilir güçlerle ittifak ve devam eden ulusal diyaloga aktif katılım, İran ve bölgenin gelecekteki kaderine etki için zemin hazırlayabilir.
Sonuç olarak Azerbaycan ruhu, yapılanma ve liderlik düzeyinde bedensiz olmasına rağmen, düşünsel ve akıllıca etkileşimle sosyal ve tarihsel varlığını pekiştirebilir ve dağınık edilgenlik ile faaliyetten anlamlı ve bağımsız kimlikli bir kolektif eyleme ulaşabilir. Bu sentez yalnızca bölgesel kimliğin sürekliliğini güvence altına almakla kalmaz, aynı zamanda bölgesel çıkarlar ile ulusal çıkarlar arasında akıllıca bir denge kurulmasına da yol açabilir; böylece hem zihinsel ve kültürel bağımsızlık korunur hem de çağdaş İran çerçevesinde anlamlı bir eylemciliğe sahip olunur.
İran’ın içinde bulunduğu konum göz önüne alındığında Azerbaycan anti-tez niteliğinde bir konumdadır. Eğer istikrar tez ise, çöküş anti-tezdir. Sentez her halükârda yeni bir istikrar durumudur ki içinde çöküşü de barındırır. Ancak önceki tez aşırı merkezci milliyetçilik ile Kürt askeri milliyetçiliği arasında bir durumdu. Bu zorlukların çözümü kolay değildir. “Direniş” ile kastedilen, senteze ulaşıncaya kadar varlığını korumak ve gücünü sürdürmektir. Azerbaycan çöküşün ilk aşamasında belki az maliyet öder ama olası sonraki aşamada, örneğin Amerikan senaryosunda yüksek maliyet ödeyebilir. Yükseliş ve kalıcı senteze ulaşmak direniş yolundan geçer. Bu nedenle heyecandan uzak durmak, kritik anlarda şiddet karşıtı akımlarla ihtiyatlı ve geçici işbirliği, fikri ve kültürel faaliyetleri derinleştirmek ve ittifaklar, direnişin temel ipuçları olabilir. Azerbaycan bu ittifak ve direnişle çöküş durumunda kurban olmaz, daha az maliyet öder ve sentez aşamasına daha hazırlıklı girer.