Aras ve Maku Örnek Olay İncelemesi
Dr. Shiva Bayatlu

Gelişmekte olan ülkelerde, özellikle de rantçı ve merkeziyetçi yapılarla yönetilen ülkelerde ekonomik kalkınma; kaynakların ve fırsatların adil dağılımı konusunda her zaman temel meydan okumalarla karşı karşıya kalmıştır. İran’ın siyasi coğrafyasında bu zorluklar, alışılagelmiş ekonomik eşitsizliklerin ötesine geçerek; etnik ayrımcılık, mekânın güvenlikleştirilmesi ve “iç sömürgecilik” yaklaşımlarının karmaşık katmanlarıyla düğümlenmiştir. Güney Azerbaycan’ın kalbinde yer alan Aras ve Maku serbest ticaret-sanayi bölgeleri, egemenliğin kalkınma odaklı sloganları ile çevredeki sömürücü ve kontrolcü gerçekler arasındaki çelişkinin bariz örnekleridir. Bu analitik rapor, ekonomi politik ve kalkınma sosyolojisi kuramsal çerçevelerinden yararlanarak, bu iki bölgenin sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmadaki başarısızlığını ve merkezin çevre üzerindeki tahakkümünü yeniden üretme araçlarına dönüşme nedenlerini derinlemesine incelemeye çalışmaktadır.
Kuramsal Temeller: Rantçı Devlet, İç Sömürgecilik ve Merkez-Çevre Ayrımı
İran’daki serbest bölgelerin mahiyetini anlamak için öncelikle “Rantçı Devlet” yapısına dikkat etmek gerekir. İlk kez İranlı ekonomist Hüseyin Mahdavi tarafından 1970 yılında ortaya atılan rantçı devlet kavramı, gelirlerinin büyük bir kısmını iç vergilerden değil, dış kaynaklardan (petrol ve gaz satışı gibi) sağlayan devletleri tanımlar. Böyle bir yapıda devlet, vatandaşlarla yapılan bir toplumsal sözleşmenin ürünü ve onlara karşı sorumlu bir yapı olmak yerine; ulusal serveti çıkar gruplarının sadakatini güçlendirmek ve kendi iktidarını sabitlemek için kullanan bir “rant dağıtıcısı” haline gelir. Kanıtlar, Pehlevi döneminde ve sonrasında İslam Cumhuriyeti’nde petrol gelirleri ile gayrisafi sabit sermaye oluşumu arasında doğrudan bir ilişki olduğunu göstermektedir; ancak 1973 petrol şokundan sonra İran’daki bu ilişki, petrol rantlarının üretken sermaye birikimi yerine siyasi tüketim harcamalarına ve üretken olmayan faaliyetlere harcandığı bir yöne evrilmiştir. Bu rantçı model, Mahmud Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığı döneminde “petrol popülizmi” ile birleşmiştir. Bu dönemde devasa petrol gelirleri, nakit sübvansiyonlar ve “Mesken-i Mehr” (Toplu Konut) gibi gösterişçi projelere harcanmış; bu durum kısa vadede dar gelirli kesimlerin desteğini alsa da uzun vadede dizginlenemeyen enflasyona, kurumsal altyapının tahribine ve çevre bölgelerde yapısal yoksulluğun artmasına neden olmuştur.
Rantçılığın yanı sıra, “İç Sömürgecilik” teorisi Güney Azerbaycan’daki durumu analiz etmek için hassas bir araç sunmaktadır. Pablo Gonzalez Casanova’nın tanımına göre iç sömürgecilik; yabancıların doğrudan hakimiyeti ortadan kalktığında, yerlilerin yine yerliler tarafından (merkezdeki yönetici elit) sömürülmesinin yerini almasıyla gerçekleşir. İran’da bu süreç, Fars dili ve Şii mezhebi merkezli bir nasyonalizm aracılığıyla uygulanmakta; Azerbaycan Türkleri, Kürtler ve Beluçlar gibi çekirdek dışı milletleri marjinalleştirmektedir. İran’daki iç sömürgecilik sadece dilsel ve kültürel baskıyla sınırlı kalmayıp, kendisini “Kalkınmasızlaştırma” (De-development) formunda gösterir. Bu süreçte egemen güç, çevre bölgelerin merkeze bağımlılığını korumak için yapısal reformları ve bağımsız ekonomik kalkınmayı engelleyecek stratejileri kasıtlı olarak uygular. Bu yaklaşım sonucunda çevre; hammadde kaynağına, ucuz iş gücü deposuna ve merkez malları için bir pazara dönüşürken; siyasi ve sosyal açıdan “daimi bir istisna” ve güvenlik kıskacında kalmaya devam eder.
İran’daki merkez-çevre uçurumu, makro politikaların bir ürünü olan coğrafi ve ekonomik bir gerçektir. Çalışma ve Sosyal Refah Bakanlığı’nın 2021 ve 2022 yıllarına ait incelemeleri; Tahran, Elburz ve Semnan gibi merkezi eyaletlerin en düşük mahrumiyet oranına sahip olduğunu, buna karşın Fars olmayan milletlerin yaşadığı sınır eyaletlerinin kalkınma göstergelerinde en dipte yer aldığını teyit etmektedir. Bu eşitsizlik sadece başkentten uzak olmaktan kaynaklanmamakta; siyasi gücün, sermayenin ve üst düzey hizmetlerin merkezde toplandığı, çevrenin ise sadece kriz anlarında veya kaynak çıkarımı için dikkate alındığı aşırı bir merkeziyetçiliğin yansımasıdır.
Aras ve Maku Serbest Bölgeleri: Kalkınma Sloganından Sömürü Gerçeğine
İran’daki serbest ticaret-sanayi bölgeleri; 1360’lı yılların sonunda (1980’lerin sonu) petrol dışı ihracatı çeşitlendirmek, yabancı yatırımı çekmek ve teknoloji transferi sağlamak amacıyla kurulmuştur. Jolfa’daki Aras Serbest Bölgesi ve İran’ın kuzeybatısındaki Maku Serbest Bölgesi; Türkiye, Azerbaycan Cumhuriyeti ve Ermenistan ile olan stratejik sınır konumlarına dayanarak Güney Azerbaycan kalkınmasının lokomotifleri olarak tanıtılmıştır. Ancak on yıllar geçmesine rağmen, bu bölgelerin performansı ilk hedeflerden ciddi bir sapma olduğunu göstermektedir.
2025 yılı istatistiksel verilerine göre, Aras Serbest Bölgesi yılın ilk 9 ayında 260 milyon dolarlık pozitif bir ticaret dengesi bildirse de, daha yakından bir inceleme bu ihracatın esas olarak düşük katma değerli malları veya yeniden ihracatı (re-export) kapsadığını göstermektedir. Bölgedeki yerli yatırımda %320’lik artış iddiaları, Jolfa ve Hadişehr sakinlerinin geçim gerçekleriyle bağdaşmamaktadır. Analistler, İran’daki serbest bölgelerin üretim odaklı kutuplar olmak yerine, yerel küçük üretimlerin kökünü kazıyan tüketim malları ithalat darboğazlarına dönüştüğüne işaret etmektedir. Yüzölçümü bakımından İran’ın en büyük serbest bölgesi olan Maku’da da durum benzerdir. Türkiye ile 130 km ve Azerbaycan Cumhuriyeti ile 140 km ortak sınırı olmasına rağmen, bu bölge standart bir transit merkezi haline gelememiş ve faaliyetleri Tahran’ın siyasi dalgalanmalarından ve merkezi kararlarından ağır şekilde etkilenmiştir.
Seçilmiş Serbest Bölgelerin Ekonomik Göstergeleri (2024-2025 Verileri)
| Bölge | İhracat (Milyon $) | İthalat (Milyon $) | Ticaret Dengesi (Milyon $) | İstihdam/Altyapı Durumu |
| Maku Serbest Bölgesi | 169 | 37 | +132 | Karayolu transiti ve mikro sanayi odaklı |
| Aras Serbest Bölgesi | 180 | 151 | +29 | Nominal yatırımda %320 büyüme |
| Kiş Serbest Bölgesi | 224 | 119 | +105 | Turizm ve finansal hizmetler eksenli |
| Kesm Serbest Bölgesi | 257 | 143 | +114 | Enerji ve yakıt ikmali (bunkering) odaklı |
| Çabahar Serbest Bölgesi | 5 | 174 | -169 | Şiddetli ticaret açığı, ithalata bağımlılık |
Bu tablo, Güney Azerbaycan’daki serbest bölgelerin (Aras ve Maku), Çabahar veya Enzeli gibi bölgelere kıyasla daha iyi bir ticaret dengesine sahip olduğunu göstermektedir. Ancak bu ticaret fazlası, yerli bir sanayi hamlesinden değil, Türkiye ve Kafkasya ile yapılan ticaretteki aracı rolünden kaynaklanmaktadır. Aslında bu faaliyetlerden elde edilen kar, merkezi bankacılık sistemi aracılığıyla Tahran’a aktarılmakta ve bunun çok küçük bir kısmı Güney Azerbaycan’daki refah, sağlık ve eğitim altyapısının geliştirilmesine harcanmaktadır.
Karşılaştırmalı Analiz: Aras ve Maku Neden “Shenzhen” veya “Tanger Med” Olamadı?
İran’daki serbest bölgelerin, Fas’taki “Tanger Med” veya Türkiye’deki “Ege Serbest Bölgesi” gibi başarılı küresel örneklerle karşılaştırılması, İran’daki yapısal başarısızlığın derinliğini ortaya koymaktadır. Fas’ın Tanger Med bölgesi, şu anda dünyanın en rekabetçi ikinci serbest bölgesidir ve beş ana temel üzerine inşa edilmiştir: stratejik konum, endüstriyel kümelenme, hedefli teşvikler, idari verimlilik ve ticaretin kolaylaştırılması. Tanger Med, Renault gibi otomotiv devlerini çekerek; 1000’den fazla şirket ve binlerce yüksek becerili iş yaratan tam bir endüstriyel ekosistem oluşturmayı başarmıştır. Buna karşılık Maku Serbest Bölgesi, Asya ve Avrupa arasında bir köprü olarak benzer coğrafi potansiyellere sahip olmasına rağmen, uzman yönetim eksikliği ve yaptırımlardan kaynaklanan uluslararası izolasyondan muzdariptir.
Türkiye modelinde, Ege Serbest Bölgesi (ESBAŞ) özel sektör tarafından yönetilmekte ve havacılık ile tıbbi cihazlar gibi yüksek teknoloji endüstrilerine odaklanmaktadır. Bu bölge, “Havacılık Kümelenme Derneği”ni kurarak ve kalifiye iş gücü yetiştirmek için üniversitelerle yakın iş birliği yaparak bir mükemmeliyet modeline dönüşmüştür. Ancak Aras ve Maku’da yönetim atamaları tamamen siyasi ve yukarıdan aşağıyadır. Tahran’dan gönderilen yöneticiler, Güney Azerbaycan’ın sosyal ve ekonomik dinamiklerinden yoksundur ve yerli sanayi kümeleri oluşturmak yerine, kısa vadeli ve gösterişli projelerin peşinden gitmektedirler. Gerçek bir “tek pencere” sisteminin yokluğu ve merkezi yozlaşmış bürokrasi, yabancı yatırımcıların bu bölgelere girme motivasyonunu yok etmiştir.
Diğer bir temel fark ise hukuk sistemidir. Dubai Uluslararası Finans Merkezi veya Abu Dabi Küresel Pazarı gibi Basra Körfezi’ndeki başarılı serbest bölgeler, uluslararası yatırımcıları çekmek için “Common Law” (Genel Hukuk) sistemini kullanmaktadır. İran’da ise serbest bölge yasaları, güvenlik ve askeri kurumların nüfuzuyla yatırım güvenliğini minimuma indiren, belirsiz ve çelişkili iç hukuk yorumlarına tabidir.
Güvenlikleştirme ve Devrim Muhafızları’nın (IRGC) Nüfuzu: Kalkınmanın Önündeki Temel Engel
İran ekonomi politiğindeki acı gerçek, Devrim Muhafızları Ordusu’nun (IRGC) serbest bölgeler de dahil olmak üzere tüm hayati damarlara sızmış olan nüfuzudur. Devrim Muhafızları sadece askeri bir güç değil, aynı zamanda ulusal ekonominin %20 ila %40’ını elinde tutan İran’ın en büyük ekonomik işverenidir. Güney Azerbaycan’ın sınır bölgelerinde bu nüfuz, “milli güvenlik” bahanesiyle iki katına çıkmaktadır. Hatemü’l-Enbiya Karargahı ve bağlı şirketleri, Aras ve Maku’daki büyük inşaat ve altyapı projelerinin çoğunu yasal prosedürler ve sağlıklı rekabet olmaksızın ele geçirmektedir.
Askerlerin ekonomideki varlığı yıkıcı sonuçlar doğurmuştur. Birincisi, gerçek özel sektörün bastırılmasıdır; zira hiçbir bağımsız yatırımcı, vergi muafiyetlerinden, rant bilgilerinden ve yargı dokunulmazlığından yararlanan kurumlarla rekabet edemez. İkincisi, iş ortamının güvenlikleştirilmesidir; Maku ve Aras’ta, askeri kurumların çıkarlarıyla çatışan her türlü ekonomik faaliyet, güvenlik etiketleri ve asılsız suçlamalarla bastırılmaktadır. UNPO ve insan hakları örgütlerinin raporları, bu bölgelerin yönetiminde şeffaflık arayan Azerbaycanlı ekonomik ve sivil aktivistlerin keyfi tutuklamalar ve ağır cezalarla karşı karşıya kaldığını göstermektedir.
Buna ek olarak Devrim Muhafızları, “su mafyası” olarak adlandırılan yapıyı kurarak Güney Azerbaycan’ın çevresel altyapısını yıkıma sürüklemiştir. Devrim Muhafızlarına bağlı şirketler tarafından yürütülen hesapsız baraj projeleri ve su transferleri, Urmiye Gölü’nün kurumasına ve bölgenin tarım ve turizm potansiyelinin yok olmasına yol açmıştır. Bu süreç, bölgenin hayati kaynaklarından arındırılarak sakinlerinin Farsça konuşulan merkezi bölgelere göçe zorlandığı, Azerbaycan’ın demografik yapısının ve ekonomik gücünün zayıflatıldığı “kalkınmasızlaştırma” stratejisinin bir parçasıdır.
Güney Azerbaycan’da Etnik Ayrımcılık ve Yapısal Mahrumiyet
Aras ve Maku serbest bölgelerinin başarısızlığı, Azerbaycan milletine yönelik sistematik ayrımcılık politikalarından bağımsız analiz edilemez. İran devleti, kültürel hegemonya dayatarak Azerbaycan Türkçesini eğitim ve resmi sistemden dışlamıştır; oysa İran’ın kendi anayasasına göre yerel dillerin kullanımı serbest olmalıdır. Bu kültürel baskı doğrudan ekonomi alanına yansımaktadır; öyle ki Azerbaycan yerlileri serbest bölgelerdeki üst düzey yönetim kadrolarından dışlanmakta, istihdam önceliği merkezden gönderilenlere veya hakim ideolojiye mutlak sadakatini kanıtlamış kişilere verilmektedir.
Çalışmalar, Doğu ve Batı Azerbaycan eyaletlerinin devasa potansiyellerine rağmen, merkezi eyaletlere kıyasla ulusal kalkınma bütçelerinden çok daha az pay aldığını göstermektedir. Bu “tahsisat ayrımcılığı”, serbest bölgelerin bile çevredeki kırsal ekonomi ve küçük kasabalar üzerinde olumlu bir yayılma etkisi (spillover effect) yaratamamasına neden olmuştur. Azerbaycan’ın sınır bölgelerindeki yoksulluk o kadar kurumsallaşmıştır ki, birçok genç çaresizlikten kolberlik (yük taşıyıcılığı) veya yakıt kaçakçılığı gibi riskli faaliyetlere yönelmekte, iktidar ise bu durumu suç sayarak daha fazla baskı için zemin hazırlamaktadır.
“Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketi son yıllarda çevrenin ekonomik taleplerinin kimlik ve toplumsal cinsiyet talepleriyle nasıl iç içe geçtiğini göstermiştir. Tebriz, Urmiye ve Güney Azerbaycan’ın diğer şehirlerindeki protestocuların vahşice bastırılması; sadece yoksulluğa ve işsizliğe değil, kendilerini ikinci sınıf vatandaş olarak gören “iç sömürgecilik” yapısına da itiraz eden halka verilen bir yanıttı.
Koridorlar Jeopolitiği ve Tahran’ın Azerbaycan Bütünleşmesi Korkusu
2020 Karabağ Savaşı sonrası jeopolitik gelişmeler, Aras ve Maku serbest bölgeleri üzerindeki baskıları yeni bir aşamaya taşımıştır. Azerbaycan Cumhuriyeti, Nahçıvan ve Türkiye arasında doğrudan bağlantı kuran “Zengezur Koridoru” projesi, Tahran için stratejik bir kabustur. İran yönetimi, bu koridorun açılmasıyla İran’ın transit rolünün ortadan kalkmasından ve Güney Azerbaycan’ın doğal olarak Bakü-Ankara ekonomik kutbuna yönelmesinden endişe etmektedir.
Tahran, paranoit bir bakış açısıyla Zengezur Koridoru’nu “NATO’nun Turan Koridoru” olarak adlandırmakta ve Aras Serbest Bölgesi’ni gösterişli bir şekilde güçlendirerek ve İran toprakları üzerinden “Aras Koridoru” projesiyle jeopolitik değişikliklerin önüne geçmeye çalışmaktadır. Ancak bu çabalar, yönetim ile yerel halk arasındaki güven eksikliği ve ayrıca Azerbaycan Cumhuriyeti ve Türkiye ile yaşanan süregelen gerilimler nedeniyle başarısızlığa mahkumdur. İran bir yandan bölge transitinden kar elde etmek isterken, diğer yandan Azerbaycan milliyetçiliğini güçlendirecek her türlü ekonomik büyümeden korkmaktadır. Bu içsel çelişki, İran’ın Aras ve Maku’daki politikalarının kalkınma yerine “kontrol ve kısıtlama” ekseninde dönmesine neden olmuştur.
Sonuç ve Politika Önerileri
Bu rapor, Aras ve Maku serbest bölgelerinin bir kalkınma motoru olarak değil, iç sömürgecilik araçları ve rantçı devlet yapılarının yeniden üretim mekanizmaları olarak işlev gördüğünü ortaya koymaktadır. Bu bölgelerin başarısızlığı basit bir kaza veya kötü yönetim sonucu değil; etnik çevreyi kendi bekası için bir tehdit olarak gören bir yönetim mantığının yapısal ürünüdür. Bu durumdan çıkış ve Güney Azerbaycan’da sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak için Güney Azerbaycan Stratejik Araştırmalar Merkezi (SACSS) aşağıdaki politika önerilerini sunmaktadır:
İlk olarak, Aras ve Maku serbest bölgelerinin idari ve mali açıdan tamamen merkezsizleştirilmesi ve yönetimlerinin Azerbaycan’ın yerli seçkinlerine ve teknokratlarına devredilmesi elzemdir. Tahran’dan gönderilen “uçuşan” (geçici) yönetimlere son verilmeli, kararlar bölgenin gerçek ihtiyaçlarına göre alınmalıdır. İkinci olarak, Devrim Muhafızları başta olmak üzere askeri ve güvenlik kurumlarının bu bölgelerdeki ekonomik ve altyapı faaliyetlerinden tamamen çekilmesi gerekir. Mali şeffaflık ve serbest rekabet, gerçek yatırımı çekmenin ve yapısal yolsuzluğu önlemenin tek yoludur.
Üçüncü olarak, Azerbaycan milletinin kültürel ve dilsel haklarının, insani kalkınmanın temeli olarak tanınmasıdır. Bölge okul ve üniversitelerinde ana dilde eğitim ve bunun serbest bölgelerin resmi yazışmalarında kullanılması, millet ile devlet arasındaki güvenin güçlenmesine ve güvenlik maliyetlerinin azalmasına yardımcı olacaktır. Dördüncü olarak, makro çevre politikalarının gözden geçirilmesi ve Urmiye Gölü’nü canlandırmak ve Güney Azerbaycan’ın üretim potansiyelini korumak için Devrim Muhafızları’nın yıkıcı baraj projelerinin durdurulmasıdır.
Sonuç olarak İran, komşularına, özellikle Türkiye ve Azerbaycan Cumhuriyeti’ne yönelik güvenlik odaklı bakış açısını terk etmeli; Aras ve Maku serbest bölgelerini Türk dünyasındaki daha büyük bir bölgesel tedarik zincirinin parçası olarak görmelidir. Komşularla ekonomik entegrasyon, ondan korkmak yerine, bu bölgeleri mevcut çıkmazdan kurtarmanın tek yoludur. Bu köklü reformlar olmaksızın, Güney Azerbaycan’daki serbest bölgeler sadece ayrımcılığın ve geri kalmışlığın acı gerçeklerini gizleyen birer vitrin olarak kalmaya devam edecektir.