İran’da Korku Siyasetinden Geçişin Sosyolojik Analizi

Dr. Emre Çakır
Siyasal bilimler ve iktidar sosyolojisi literatüründe “korku”, her zaman yönetimin en kadim ama aynı zamanda en karmaşık araçlarından biri olarak ele alınmıştır. Antik şehir-devletlerinden 20. yüzyılın totaliter rejimlerine ve günümüzün otoriter sistemlerine kadar korku üretimi, yalnızca fiziksel baskı aracı olarak değil, demokratik meşruiyetin yokluğunda varlığı sürdürmeye yönelik bir “üst strateji” olarak işlev görmüştür. Modern siyaset tarihinde korku, çoğu zaman rasyonel siyaset yapımının yerine geçmiştir. Ancak tarihsel veriler ve güncel süreçler göstermektedir ki korku, yöneticilerin sandığının aksine yenilenebilir bir kaynak değildir; sürekli kullanıldıkça aşınır ve nihayetinde çöker. Bu analiz, söz konusu aşınmanın mekanizmalarını, İran İslam Cumhuriyeti deneyimine odaklanarak ve küresel örneklerle karşılaştırmalı biçimde incelemektedir.
Otoriter Rejimlerde Bir Strateji Olarak Korku
Korku, ancak üç ayrı ve eşzamanlı düzeyde işlediğinde, tepkisel bir refleks olmaktan çıkıp bütüncül bir stratejiye dönüşür: içeride toplumsal iradenin felç edilmesi, dışarıda caydırıcılığın tesis edilmesi ve sembolik alanda mutlak güç algısının inşa edilmesi. Otoriter rejimler bu üçlü modeli kullanarak muhalefetin maliyetini öyle yükseltir ki sessizlik ve pasiflik, yurttaşlar için en “akılcı” seçenek haline gelir.
İran İslam Cumhuriyeti’nin siyasal ve dinsel söyleminde bu strateji, ideolojik bir çerçeveyle “en-nasru bi’r-ru’b” (korku yoluyla zafer) kavramı altında formüle edilmiştir. Bazı dini metin ve rivayetlere dayandırılan bu anlayış, düşmana karşı zaferin ikna ya da askeri üstünlükten ziyade, muhaliflerin kalbine korku salınmasıyla elde edileceğini varsayar. Tarihsel raporlar, bu yaklaşımın son on yıllarda zincirleme cinayetlerden kamusal alanlarda gerçekleştirilen infazlara kadar birçok güvenlik uygulamasına temel oluşturduğunu göstermektedir.
Ancak paradoks tam da burada ortaya çıkar: korku tek yönetim aracına dönüştüğünde, sistem “şiddet enflasyonu” evresine girer; her yeni şiddet dozu, bir öncekine kıyasla daha az etki yaratır. Korkunun siyasetin yerini aldığı her yerde, siyasal sistem uzun vadede psikolojik bir güç aşınmasına yol açan bir “diplomatik ve sivil yoksullaşma” yaşar. Bu aşınma, toplumun korku uyaranlarına alışması ve korkuyu adeta “tüketmesiyle” başlar.
Korku Siyasetinin Çöküşüne Dair Tarihsel Örnekler
Karşılaştırmalı siyasal tarih, dünyanın en güçlü güvenlik aygıtlarının bile korkunun psikolojik aşınmasına direnemediğini göstermektedir. Sovyetler Birliği, Doğu Almanya ve Arap Baharı sürecindeki ülkeler bu konuda öğretici örnekler sunar.
Sovyetler Birliği: Stalinizmden Psikolojik Çözülmeye: Sovyet yönetimi, on yıllar boyunca KGB güvenlik güvenliği ve zorunlu çalışma kampları sistemi (Gulag) üzerinden yaygın bir korku atmosferi yarattı. Bu sistemde korku, yalnızca bir baskı aracı değil, aynı zamanda yurttaşların gündelik yaşamının ayrılmaz bir parçasıydı. Ancak 1980’li yıllara gelindiğinde Sovyet toplumu, artık bu ürkütücü aygıttan korkmaz hâle gelmişti. Korkunun yerini kayıtsızlık, iktidar elitlerine yönelik alay ve sessiz itaatsizlik aldı. Sovyetler Birliği’nin çöküşü, kanlı bir iç savaşın sonucu değil; etkili korku üretme kapasitesini yitirmiş bir iktidarın kademeli ve psikolojik aşınmasının ürünüydü.
Doğu Almanya ve Stasi Paradoksu: Doğu Bloku’nun en korkutucu güvenlik ağrısı olan Stasi, devasa muhbir ağıyla her türlü muhalefeti daha filizlenmeden bastırmayı amaçlıyordu. Korku, özel yaşamın içine kadar sızmıştı. Ancak 1989’da Leipzig ve Berlin’de insanlar sokağa çıktığında, bu heybetin içinin boş olduğu anlaşıldı. Toplumsal kitle kritik eşiği geçtiğinde, bireysel korku kolektif cesarete dönüştü; baskı ayğıtı silahı olmasına rağmen ateş etme iradesini kaybetti. Bu durum, korkunun ancak toplum atomize haldeyken işlevsel olduğunu gösterdi.
Tunus ve Mısır: Korku Halesinin Dağılması: Bin Ali ve Mübarek rejimleri yıllarca siyasi polis ve cezaevlerine dayanarak ayakta kaldı. Ancak her iki ülkede de rejimlerin çöküşü, devletin fiziksel yıkımıyla değil, korku halesinin kırılmasıyla başladı. Tunus’ta ordu, psikolojik meşruiyetini yitirmiş bir rejim için bedel ödemeyi reddetti. Mısır’da ise ordu, Mübarek’i korumanın maliyetinin onu feda etmekten daha yüksek olduğunu fark etti.
Suriye: Kanlı İstisna ve Devletsiz Hayatta Kalma: Beşar Esad yönetimindeki Suriye, sınırsız ve çıplak şiddetle fiziksel varlığını koruyan bir örnektir. Ancak bu “beka”, toplumun, ekonominin ve ulusal egemenliğin tamamen çökmesi pahasına gerçekleşti. Bu durumu “devletsiz hayatta kalma” olarak tanımlamak mümkündür: iktidar ayakta kalır, fakat yönetimin anlamı ve işlevi ortadan kalkar.
İslam Cumhuriyeti ve Korku Üretimindeki Stratejik Kriz
İran İslam Cumhuriyeti bugün yapısal bir paradoksla karşı karşıyadır: baskı araçlarına sahip olmasına rağmen “etkili korku” üretme kapasitesini yitirmiştir. Bu kriz hem iç hem de dış düzeyde gözlemlenmektedir.
İç Düzey: Bilinçli Toplumun Korkuyu Tüketmesi: Günümüz İran toplumu, devrimin ilk yıllarından farklı olarak genç, eğitimli ve yüksek düzeyde bilinçlidir. 2009, 2017, 2019 ve 2022 ayaklanmaları boyunca çeşitli şiddet biçimleriyle karşılaşmış ve psikolojik bir doygunluğa ulaşmıştır. İdam, tutuklama ve tehditler artık caydırıcı şoklar değil; meşruiyet aşındırıcı ve öfke tetikleyici unsurlar olarak algılanmaktadır. Bu aşamada toplum “hangi bedeli öderim?” sorusunu değil, “kaybedecek neyim kaldı?” sorusunu sormaktadır.
1404 Dey ayı (Ocak 2026) olaylarına dair raporlar, protestoların yeni bir evreye girdiğini göstermektedir. Tahran çarşısında ekonomik taleplerle başlayan eylemler hızla rejimin tamamını hedef alan sert siyasi sloganlara dönüşmüştür. Abdanan, İsfahan, İlam, Tahran, Zahidan, Sebzevar, İze ve Hamedan gibi birçok kentte protestolar rapor edilmiştir. Özellikle İlam eyaletindeki Serable kentinde olayların yer yer silahlı bir boyut kazandığına dair bilgiler, yoksulluk ve ayrımcılığın yoğun olduğu bölgelerde korkunun daha hızlı çöktüğünü göstermektedir.
Dış Düzey: Psikolojik Caydırıcılığın Erozyonu: Uluslararası alanda da bölgesel korku üretme politikası yerini maliyet–fayda hesaplarına bırakmıştır. ABD ve İsrail gibi aktörler, İran’ın “öngörülemez tepkilerinden” geçmişe kıyasla daha az çekinmektedir. On yıllarca korku halesi ve vekil güçler üzerine kurulu olan psikolojik caydırıcılık ciddi biçimde aşınmıştır. Bu durum, korkunun dış politikada da azalan getiriler aşamasına girdiğini göstermektedir.
Ocak 2026 Protestolarının Sosyolojik Analizi
Söylemsel Dönüşüm: Ocak 2026 sloganlarının analizinde dikkat çekici bir bulgu, üniversite dışı alanlarda “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganının büyük ölçüde kaybolmuş olmasıdır. Bu, taleplerin kültürel-hukuki düzlemden doğrudan siyasal varoluşu reddeden bir evreye geçildiğine işaret eder. “Kahrolsun Hamaney”, “Kahrolsun diktatör”, “İslam Cumhuriyeti istemiyoruz” gibi sloganlar baskın hale gelmiştir.
Pazar ve Orta Sınıf Krizi: Son protestoların Tahran çarşısı ve küçük esnaf arasında başlaması son derece anlamlıdır. Geleneksel olarak rejimin sessiz dayanaklarından biri olan bu kesim, artık ekonomik varlığının tehdit altında olduğunu hissetmektedir. “Kahrolsun pahalılık” ve “yoksulluk, yolsuzluk, zam; sonu devrilme” gibi sloganlar,
Korku Paradoksu: Neden Artık İşlemiyor?
Korku ancak üç koşulda etkilidir: sınırlı, hedefli ve ödül ya da geri çekilme ufkuyla birlikte kullanıldığında. Oysa bugünkü İran’da korku sürekli ve her yeri kapsayan bir hale gelmiştir. Kıyafet, sosyal medya, yaşam tarzı ve basit görüş açıklamaları üzerindeki yoğun denetim, korkuyu siyasi bir araç olmaktan çıkarıp gündelik bir rahatsızlığa dönüştürmüştür. Umut ufkunun kalmadığı yerde korku tersine döner; toplum “umutsuzluktan doğan bir cesaret” üretir.
Sosyolojik olarak İran devleti bugün “nesnel güce” (silah, personel, teknoloji) sahipken “zihinsel otoriteyi” kaybetmiş durumdadır. Bu, her siyasal sistem için en tehlikeli aşamadır; çünkü güvenlik güçleri de aynı toplumun parçasıdır ve güç aşınmasından etkilenir. Tarihsel deneyimler, toplumun artık korkmadığını fark eden güvenlik aygıtlarının ateş etme iradesini de yitirdiğini göstermektedir.
İran İslam Cumhuriyeti, Doğu Bloku ve Ortadoğu’daki birçok selefi gibi, korkunun artık yapısal krizleri yönetemediği bir noktaya ulaşmıştır. Ne gerçek reform yapabilmektedir ne de artan şiddetle sessizliği geri getirebilmektedir.
Tarihi örnekler, korkuya dayalı rejimlerin iki yolla karşılaştığını gösterir:
- Siyasal geçiş: Şiddet her şeyi yıkmadan önce köklü değişimlere razı olmak.
- Aşınma ve kademeli çöküş: İktidarın dişleriyle tutunması, toplumun ise yıkım, yoksulluk ve şiddete sürüklenmesi.
Bugün İran’da asıl soru artık “korku işe yarıyor mu?” değil; “korku çöktükten sonra onun yerini ne alacak?” sorusudur. İran toplumu, sivil bilinç ve siyasal örgütlenmeyle bu boşluğu aşabilecek mi, yoksa daha ağır senaryolara mı sürüklenecek?
Korkunun stratejik aşınması, bugünün İran siyasal coğrafyasında inkâr edilemez bir gerçektir. Bir zamanlar “en-nasru bi’r-ru’b” ile kendini tahkim etmeye çalışan bir iktidar, bugün korkuyu tüketmiş ve korku sonrası dönemin siyaset kurallarını yazmaya başlayan bir toplumla karşı karşıyadır. Tarihin defalarca gösterdiği gibi, korku duvarı yıllarca ayakta kalabilir; fakat ilk çatlaklar belirdiğinde, tüm yapı sanılandan çok daha kısa sürede çöker. Bu süreç geri döndürülemezdir ve hiçbir şiddet, kaybedilen zihinsel otoriteyi yeniden tesis edemez.