Dr. Yusuf Rehimli

Ortadoğu’daki askerî gelişmeler, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail güçleri tarafından İran’ın nükleer ve askerî altyapılarına karşı “Epik Öfke Operasyonu” (Operation Epic Fury) olarak adlandırılan operasyonla başlamış ve küresel jeopolitik düzeni yeni bir istikrarsızlık aşamasına sokmuştur. Bu arada, dünyanın en büyük enerji ithalatçısı ve Washington’un başlıca stratejik rakibi olan Çin Halk Cumhuriyeti, enerji güvenliğini koruma gerekliliği, Tayvan’daki temel çıkarlarını muhafaza etme zorunluluğu ve uluslararası düzeni “Küresel Güvenlik Girişimi” (GSI) çerçevesinde yeniden tanımlama çabası arasında dalgalanan karmaşık ve çok boyutlu bir konumda bulunmaktadır. Mart 2026 sonuna kadar Pekin’in bu savaşa yönelik stratejisi, anlamlı bir başlangıç sessizliğinden aktif fakat müdahaleci olmayan bir diplomasiye doğru evrilmiştir; nihai hedef ise ABD’nin bölgedeki güç aşınmasından faydalanmak ve uzun vadede Tahran’ın Pekin’e stratejik bağımlılığını güçlendirmektir.
Pekin’in Tepkisi; Taktik Sessizlikten Diplomatik Kınamaya
Çin’in 28 Şubat 2026 saldırılarına yönelik ilk tepkisi, İran’daki üst düzey yetkililerin, İslam Cumhuriyeti lideri de dâhil olmak üzere, suikastla öldürülmesine yol açan bu saldırılara anlamlı bir gecikmeyle birlikte olmuştur. Çatışmanın ilk 48 saatinde Çin Dışişleri Bakanlığı tamamen normal bir prosedür izlemiş ve saldırıların kapsamına ilişkin doğrudan yorum yapmaktan kaçınmıştır. Bu ilk sessizlik, güç dengelerine dair dikkatli bir değerlendirmeyi ve muhtemelen Pekin ile Washington arasında perde arkasında var olan bir mutabakatı yansıtmaktadır. Chatham House gibi düşünce kuruluşlarının analizleri, Çin’in bu aşamada İran’ın siyasi sisteminin dayanıklılığını ölçmeye ve bölgesel tepkileri değerlendirmeye çalıştığını; stratejik maliyetlerini artırabilecek erken bir müdahaleden kaçınmayı hedeflediğini göstermektedir.
Zaman geçtikçe ve savaşın geniş boyutları netleştikçe, Çin’in tutumu sözlü fakat hesaplı bir kınamaya doğru değişmiştir. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, sert bir dil kullanarak saldırıları “orman kanununa dönüş” olarak nitelendirmiştir; ancak aynı zamanda ilk resmî açıklamalarda Amerika Birleşik Devletleri veya İsrail’i doğrudan saldırgan olarak adlandırmaktan kaçınmıştır. Bu ikili yaklaşım, Pekin’in bir yandan Küresel Güney’in gayriresmî lideri olarak prestijini koruma çabasını, diğer yandan da hassas diplomatik görüşmeler arifesinde Trump yönetimiyle doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınma isteğini yansıtmaktadır.
Çin’in tutumunu anlamak için, bu ülkenin kriz karşısındaki ulusal çıkarlar hiyerarşisini analiz etmek gerekir. Bu önceliklerin başında, “hayati bir kırmızı çizgi” olarak Tayvan meselesi yer almaktadır; mevcut bulgular, Pekin’in İran krizini Doğu Asya’da, örneğin Taipei’ye gelişmiş silah satışlarının ertelenmesi gibi ABD’den taviz koparmak için kullandığını göstermektedir. İkinci sırada enerji güvenliği yer almaktadır; Çin bunu hızlı kaynak çeşitlendirmesi ve stratejik rezervlerine dayanarak yönetmektedir. Bölgesel düzeyde, Çin’in önceliği Kuşak ve Yol Girişimi ile bağlantılı ekonomik çıkarları, altyapı istikrarını sağlamak amacıyla diplomatik arabuluculuk yoluyla korumaktır. Son olarak, uzun vadeli perspektifte Pekin, Batı’nın ahlaki meşruiyetini zayıflatmayı ve uluslararası düzenin hegemonyasızlaştırılması için “Küresel Güvenlik Girişimi”ni alternatif bir yönetişim modeli olarak teşvik etmeyi hedeflemektedir.
Enerji Jeopolitiği ve Çin’in Ekonomik Dayanıklılığı
Mart 2026’da Çin’in karşılaştığı en büyük acil zorluk, Hürmüz Boğazı’nın kapanması ve petrol fiyatlarının varil başına 120 doların üzerine çıkması olmuştur. 2025 yılında Çin’in toplam petrol ithalatının %10’undan fazlasını sağlayan İran, savaşın başlamasıyla birlikte üretim ve ihracatını ciddi şekilde azaltmıştır. Çin’in ithal ettiği petrolün %40’ının geçtiği Hürmüz Boğazı, mayınlama ve insansız hava aracı saldırılarının sahnesine dönüşmüş ve bu durum Çin’in sanayi tedarik zincirinin güvenliğini ciddi biçimde tehdit etmiştir.
Bununla birlikte Çin, önceki on yıllardaki krizlere kıyasla bu şoka karşı daha hazırlıklıydı. Pekin, toplam enerji sepetinde %85’lik bir kendine yeterlilik stratejisine dayanarak ve kömür ile yenilenebilir enerjinin payını artırarak ilk baskıyı yönetebilmiştir. Ayrıca, 2025 sonlarında zirveye ulaşan Çin’in stratejik petrol rezervleri, bu ülkeye deniz taşımacılığı yollarını yeniden açmak için askerî müdahaleye başvurmadan, Körfez ihracatının tamamen kesilmesi durumunda dört aya kadar dayanma imkânı vermiştir.
2026 savaşı, Pekin’i enerji güvenliğini sağlamak için diğer stratejik ortaklara yöneltmiştir. Rusya, “Sibirya’nın Gücü 2” boru hattının kapasitesini artırarak güvenli bir kara yolu oluşturulmasında kilit rol oynamıştır. Kuzey Afrika’da Cezayir, önemli bir ortak olarak öne çıkmıştır; burada Sinopec şirketi, Sonatrach ile işbirliği içinde, Hürmüz’deki ABD etkisinin dışında enerji tedarik üsleri oluşturmak amacıyla ortak keşif ve üretim projelerini başlatmıştır.
Bu bağlamda Fas, Çin’in gelecekteki projeleri için elektrikli araç batarya değer zinciri ve yeşil hidrojenin toplanma merkezi haline gelmiştir. Mısır da 2026 başlarında Benban güneş parkı ve rüzgâr projelerinin geliştirilmesi için imzalanan 18 milyar dolarlık büyük bir anlaşmayla, Çin’in Afrika stratejisinde temiz enerji üretimi ve lojistik merkezi olarak konumunu pekiştirmiştir. Aynı zamanda Pekin, Suudi Arabistan ile diplomatik koordinasyon yoluyla, Kızıldeniz’deki Yenbu Limanı’na uzanan alternatif boru hatları üzerinden petrol akışının güvenliğini sağlamaya çalışmıştır. Bu yeniden yapılanma, Çin’in çatışma bölgesi dışındaki ortaklara ve kara yollarına odaklanan paralel sistemlere yöneldiğini göstermektedir.
“Gri” Askerî Destekler ve İstihbarat Paylaşımı
Çin, İran lehine doğrudan askerî müdahaleden kaçınmış olsa da, istihbarat analizleri gizli ve teknik katmanlarda derin bir işbirliğine işaret etmektedir. Pekin, İran’a çift kullanımlı teknolojiler sağlayarak Tahran’ın insansız hava aracı ve füze kabiliyetlerini yeniden inşa etmesinde önemli bir rol oynamıştır. Mart 2026 boyunca Hong Kong ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Çinli aracılar üzerinden hassas elektronik bileşenlerin, atalet sensörlerinin ve uydu navigasyon modüllerinin İran’a transfer edildiğine dair raporlar yayımlanmıştır; bu durum İran’ın ABD üslerine yönelik misilleme saldırılarının hassasiyetini artırmasına olanak tanımıştır.
Çin’in desteğinin kilit boyutlarından biri, uydu verilerinin paylaşılması ve İran’ın BeiDou navigasyon sistemine erişiminin sağlanması olmuştur. Bu erişim, ABD güçleri tarafından GPS sisteminin kesintiye uğratıldığı koşullarda İran’ın füze operasyonlarını yönlendirmesine imkân vermiştir. Ayrıca Mart 2026 başlarında Umman Denizi ve Hint Okyanusu’nda konuşlandırılan Çin casus ve araştırma gemileri, İran’ın gözetleme kapasitesini güçlendirmiştir. Bu gemiler, gelişmiş radar sistemleriyle (YLC-8B radarları dâhil) donatılmış F-35 savaş uçakları ve ABD bombardıman uçaklarının elektronik izlerini tespit etmiş ve bu verileri stratejik işbirliği çerçevesinde İran savunma ağlarına aktarmıştır.
Çin ordusu için İran savaşı, 21. yüzyılda ABD askerî doktrinini incelemek için eşsiz bir laboratuvardır. Çinli askerî uzmanlar, THAAD ve Patriot savunma sistemlerinin İran’ın yoğun balistik füze saldırıları karşısındaki performansını dikkatle gözlemlemektedir. Pekin’deki savunma düşünce kuruluşlarının analistlerine göre, eğer ABD savunma sistemleri İran füzeleri karşısında kırılganlık gösterirse, bu durum Tayvan’ın Çin’in geniş çaplı saldırıları karşısındaki füze savunmasının da “hurda metale dönüşeceği” anlamına gelir. Bu saha verileri, 2027’de olası bir çatışma senaryosu (Davidson penceresi) için PLA planlamalarında doğrudan kullanılmaktadır.
Arabuluculuk Diplomasisi ve Anlatı Rekabeti
Washington ve Tel Aviv askerî operasyonlara odaklanırken, Pekin kendisini bölgede tek “akıl sesi” ve “barış meleği” olarak sunmaya çalışmıştır. Çin’in Ortadoğu özel temsilcisi Zhai Jun’un Mart ayının ilk haftasında bölgeye gönderilmesi, diplomatik boşluğu doldurma çabasının bir parçasıdır. Çin diplomasisi üç düzeyde yürütülmüştür:
Bölgesel düzey (GCC): Çin, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri yetkilileriyle yoğun toplantılar düzenleyerek bu ülkelerin savaşa doğrudan katılmasını engellemeye çalıştı. Pekin, “Körfez ülkelerinin egemenliği ve toprak bütünlüğü Çin’in kırmızı çizgisidir” vurgusuyla, savaşın genişlemesini önlemek amacıyla İran’a petrol tankerlerini ve Arap ülkelerinin altyapılarını hedef almaktan kaçınması için baskı yaptı.
Uluslararası düzey (UNSC): Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Çin, Rusya ile birlikte ABD’nin tek taraflı saldırılarını meşrulaştırmayı amaçlayan kararların kabul edilmesini engelledi. Çin temsilcisi Fu Cong, “güç haklılık anlamına gelmez” vurgusuyla, “Epik Öfke” operasyonunun hukuki meşruiyetini zayıflatmak için nüfuzunu kullandı.
Kamuoyu düzeyi (Küresel Güney): Çin, CGTN gibi medya araçlarını kullanarak, ABD’nin “küresel istikrarsızlığın başlıca kaynağı” ve “dini kutsallara saldıran bir aktör” (İran liderine yönelik suikastın ardından) olarak sunulduğu bir anlatıyı teşvik etti. Bu anlatı, özellikle Batı’nın çifte standartlarından bıkmış olan İslam ve Afrika ülkeleri arasında geniş kabul gördü.
2026 savaşı, Xi Jinping’in “Küresel Güvenlik Girişimi”ni tanıtmak için altın bir fırsat sağlamıştır. Pekin, Batı modelinin “askerî ittifaklar” ve “tek taraflı güvenlik” üzerine kurulu olduğunu savunurken, Çin modelinin “bölünmez güvenlik” ve “diyalog yoluyla çözüm” esasına dayandığını ileri sürmektedir. Bu yaklaşım, pratikte İran’a teknik destekle birlikte yürütülse de, söylem düzeyinde Çin’i “istikrarlı ve öngörülebilir” bir güç olarak konumlandırmayı başarmıştır.
Savaşın Çin’in İran ve İsrail ile İlişkilerine Etkisi
Mart 2026 itibarıyla Çin-İran ilişkileri asimetrik bir bağımlılık aşamasına girmiştir. 25 yıllık anlaşma yürürlükte kalmakla birlikte, Pekin savaşın yarattığı zayıflığı kullanarak ekonomik şartlarını Tahran’a dayatmaktadır. İran, rejimin hayatta kalma kriziyle karşı karşıya olduğundan, Çin’in siyasi ve ekonomik desteğine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Analistler, Çin’in İran rejiminin tamamen çökmesinden endişe ettiğini; ancak zayıf ve bağımlı bir İran’ın Pekin için ideal senaryo olduğunu belirtmektedir.
Öte yandan Çin-İsrail ilişkileri son yılların en düşük seviyesine gerilemiştir. Çin’in İsrail saldırılarını açıkça kınaması ve Filistin meselesindeki tutumu, diplomatik ilişkileri soğutmuştur. Bununla birlikte Pekin, savaş sonrası yeniden yapılanma sürecinde İsrail ile ilişkilerini yeniden canlandırmayı ummaktadır.
Stratejik Perspektif ve Uzun Vadeli Sonuçlar
Mart 2026 sonuna kadar, bu çatışmada Çin’in rolüne dair birkaç temel sonuç çıkarılabilir:
- “Bekleyerek kazanma” stratejisi: Çin, büyük krizlerle karşı karşıya kaldığında aktif müdahale yerine rakiplerinin yıpranmasını beklemeyi tercih ettiğini göstermiştir. ABD’nin gelişmiş silah stoklarının (Tomahawk füzeleri ve Patriot önleyicileri gibi) Ortadoğu’da tüketilmesi, bu stokların yeniden inşasının yıllar alacak olması nedeniyle, Tayvan’da olası bir çatışmada doğrudan Çin’in lehinedir.
- Moskova-Pekin-Tahran ekseninin pekişmesi: 2026 savaşı, bu üç güç arasındaki teknik ve istihbarî işbirliğini güçlendirmiştir. Bu eksen resmî bir askerî ittifak olmasa da, yaptırımların etkisizleştirilmesi ve Batı’ya karşı ortak savunma kapasitesinin oluşturulması alanında tutarlı bir blok hâline gelmiştir.
- Yeni finansal ve enerji düzeninin hızlanması: Hürmüz Boğazı’nın kapanması ve İran’a yönelik yeni mali yaptırımlar, Çin’i dolarsız ödeme sistemleri ve alternatif ticaret yolları (Kuzey-Güney koridorları ve Orta Asya kara rotaları dâhil) oluşturma yönünde daha kararlı hâle getirmiştir.
- Önceki arabuluculukların akıbetine dair belirsizlik: Çin’in arabuluculuğuyla sağlanan 2023 İran-Suudi Arabistan anlaşmasının başarısızlığı, “güvenlik şemsiyesi” ve askerî varlık olmadan Çin’in siyasi nüfuzunun, tam kapsamlı savaşlar sırasında son derece sınırlı olduğunu göstermiştir. Bu durum, Pekin için büyük bir ders olacak ve on beşinci beş yıllık planda Gwadar ve Cibuti gibi limanlarda askerî varlığını güçlendirme çabalarını daha ciddi biçimde takip etmesine yol açacaktır.
Çin, İran, ABD ve İsrail arasındaki savaşta, mutlak bir İran zaferini hedeflemekten ziyade, onun felaket bir yenilgiye uğramasını önlemeyi ve aynı zamanda ABD’nin Ortadoğu’daki askerî yoğunlaşmasından azami ölçüde faydalanarak Doğu Asya’daki hedeflerini ilerletmeyi amaçlayan bir “kriz yöneticisi” rolü oynamaktadır. Körfez’de savaşın alevleri sürdükçe, Pekin sakin bir şekilde Amerikan “kartalının” zayıf noktalarını izlemekte ve uygun anda Tayvan’da nihai darbeyi vurmayı hedeflemektedir.
Son olarak, Mart 2026 sonuna kadar Çin’in tutumunun derinlemesine analizi, bu ülkenin bir yandan saldırıları sözlü olarak kınayıp İran’a sınırlı teknik destek vererek Küresel Güney’deki konumunu korumaya çalıştığını, diğer yandan ise doğrudan çatışmadan kaçınarak ekonomik istikrarını ve gelecekteki savaşlar için askerî hazırlığını koruduğunu göstermektedir. Pekin, enerji kesintisi tehdidini akıllıca Kuzey Afrika ve Rusya’daki tedarik zincirlerini yeniden düzenleme fırsatına dönüştürmüştür. Bu kanlı satrançta Çin, en düşük maliyetle en fazla istihbarat verisi ve jeopolitik avantaj elde eden bir taş hâline gelmiş; Batılı rakipleri ise Pekin’in uzaktan izlediği bir bataklıkta giderek daha fazla batmaktadır.