Dr. Hamid Şehanegi

İran’da milliyetler sorunu artık salt kültürel veya kimliksel bir mesele olmaktan çıkmış, İslam Cumhuriyeti’nin bekası ve İran’ın gelecekteki siyasi düzeni denkleminde belirleyici unsurlardan biri haline gelmiştir. İran’ın geleceğine dair her stratejik değerlendirme, kaçınılmaz olarak şu gerçeği kabul etmek zorundadır: Mevcut merkezi siyasi yapı, merkez ile çevre arasında giderek derinleşen bir uçurumla karşı karşıyadır; hukuki, ekonomik, güvenlik ve jeopolitik boyutları eş zamanlı olarak derinleşen bir uçurum.

Son kırk yıldır İslam Cumhuriyeti, milliyetler sorununu güvenlikleştirme, kültürel kontrol ve idari merkeziyetçilik yoluyla yönetmeye çalıştı. Ancak bu politikaların sonucu, sürdürülebilir bir entegrasyon değil, yapısal hoşnutsuzluğun birikmesi olmuştur. Bugün, Fars olmayan bölgelerdeki siyasi güçlerin önemli bir kısmı, salt kültürel talep aşamasını geçerek siyasi ve egemenlik talebi aşamasına girmiştir. Bu dönüşüm, krizin doğasını değiştirmiştir.

Uluslararası hukuk açısından, milliyetler söylemi her zamankinden daha fazla “self determinasyon hakkı” ilkesine dayanmaktadır. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 1. maddesi ve ayrıca Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, ulusların siyasi statülerini özgürce belirleme hakkını tanımaktadır. İşte bu hukuki çerçeve, Güney Azerbaycan, El-Ahvaz, Belucistan ve Kürdistan gibi bölgelerdeki siyasi akımlara, taleplerini kültürel talep düzeyinin ötesine taşıyarak uluslararası hukuki ve siyasi kavramlar çerçevesinde yeniden tanımlama imkânı vermiştir.

Buna karşılık, İran egemenliği bu talepleri hâlâ ağırlıklı olarak güvenlik tehditleri ve bölücü projeler kalıbında analiz etmektedir. Bu bakış açısı, kısa vadede güvenlik kontrolü sağlasa da, uzun vadede taleplerin radikalleşmesine yol açacaktır. Dünyadaki birçok etnik krizin deneyimi göstermiştir ki siyasi tıkanma, genellikle ılımlı güçleri zayıflatır ve bağımsızlık yanlısı eğilimleri güçlendirir.

Ekonomik düzeyde de merkez ile çevre arasındaki uçurum, krizin ana unsurlarından biri haline gelmiştir. Fars olmayan bölgelerdeki birçok aktivist ve düşünce kuruluşu, İran’ın kalkınma modelini bir tür “iç sömürgecilik” olarak tanımlamaktadır; öyle bir model ki, çevrenin doğal kaynakları ve beşeri sermayesi, güç ve servetin merkezde toplanmasına hizmet etmektedir. Huzistan (devasa enerji kaynaklarına rağmen), Belucistan (ayrıcalıklı jeopolitik konumuna rağmen) ve Güney Azerbaycan (geniş endüstriyel, maden ve ticari kapasitesine rağmen) hâlâ kalkınma sorunları ve beyin göçüyle karşı karşıyadır. Bu durum, yapısal ayrımcılık algısını daha da şiddetlendirmiştir.

Kültürel ve dilsel alanda da mesele daha derin boyutlar kazanmıştır. Anadilde resmî eğitim yasağı, birçok etnik haklar aktivistine göre sadece bir eğitim kısıtlaması değil, aynı zamanda kimliksel homojenleştirme projesinin bir parçası olarak görülmektedir. Bu durum, dilsel hakların milliyetler arasında siyasi seferberliğin en merkezi unsurlarından biri haline gelmesine yol açmıştır. Bu çerçevede dil, artık sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda güç, onur ve hayatta kalmanın sembolü haline gelmiştir.

Tüm bölgeler arasında, Güney Azerbaycan İran’ın güç dengesinde özel bir konuma sahiptir. Demografik ağırlığı, ekonomik konumu, tarihi geçmişi, toplumsal seferberlik kapasitesi ve Türk dünyasıyla jeopolitik bağları, bu bölgeyi İran’ın geleceğinin en önemli değişkenlerinden biri haline getirmiştir. İran’ın siyasi yapısında Tebriz ve Azerbaycan’ın rolü dikkate alınmadan yapılacak her türlü köklü değişim, sürdürülebilirlikten yoksun olacaktır.

Güney Azerbaycan’ın, Azerbaycan Cumhuriyeti ve Türkiye ile olan sınır ötesi bağı da bu meselenin jeopolitik önemini artırmıştır. Geçtiğimiz on yılların aksine, milliyetlerle ilgili gelişmeler artık sadece İran’ın iç meseleleri olarak görülmemekte, aynı zamanda bölgesel hesaplamalarda da yer bulmaktadır. Bölgesel aktörler ve hatta küresel güçler, bu uçurumları giderek Tahran’a karşı potansiyel baskı araçları olarak değerlendirmektedir.

Bu koşullar altında İslam Cumhuriyeti stratejik bir ikilemle karşı karşıyadır. Merkeziyetçilik ve güvenlikleştirmeye devam edilmesi, ayrışmanın şiddetlenmesi ve sert krizlerin oluşma olasılığını artırmaktadır. Buna karşılık, güç dağılımı, ademi merkeziyetçilik (desantralizasyon), dilsel hakların tanınması ve milliyetlerin egemenlikte gerçek katılımı şeklinde yapısal bir yeniden tanımlamanın kabul edilmesi, daha düşük maliyetli bir geçiş yolu oluşturabilir.

Ancak zaman, belirleyici bir faktör haline gelmektedir. Merkez ile çevre arasındaki güven uçurumu öyle bir seviyeye ulaşmıştır ki, sembolik reformlar artık krizi dizginleyemeyecektir. Fars olmayan bölgelerdeki yeni nesil, kimlik ve siyasi haklar meselesini bir imtiyaz talebi olarak değil, doğal ve devredilemez haklar olarak tanımlamaktadır.

İran’ın geleceğine dair stratejik analiz, ülkenin yapısal bir yeniden tanımlanmanın eşiğinde olduğunu göstermektedir. Siyasi yapı, toprak bütünlüğü ile ulusal çoğulculuk arasında denge kuramazsa, daha maliyetli senaryolara doğru hareket etme olasılığı artacaktır. Buna karşılık, milliyetlerin haklarını çok merkezli ve katılımcı bir düzen çerçevesinde yeniden tanımlayabilen her siyasi proje, sürdürülebilir istikrarı sağlama konusunda daha fazla şansa sahip olacaktır.

Milliyetler sorunu artık İran siyasetinde tali bir dosya değil, devletin, ulusal güvenliğin ve bölgedeki güç dengesinin en temel gelecek değişkenlerinden biri haline gelmiştir. Bu gerçeği göz ardı eden her türlü iç veya uluslararası anlaşma, orta vadede meşruiyet ve etkinsizlik kriziyle karşı karşıya kalacaktır. İran’ın ABD ve İsrail ile mevcut savaşının sonuçları ne olursa olsun, hangi hükümet veya yönetim işbaşına gelirse gelsin, hayatta kalmak ve yoluna devam etmek için bu gerçeği dikkate almak zorundadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir